Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Eylül 2013

Osmanlı'yı kim yıktı, peki Cumhuriyet?

Bir ülkenin başına gelebilecek en kötü şey kesinlikle cehalettir.

Yıllarca tarihi nefret ettirdiler her öğrenciye. Viyana kapılarına dayanmış Osmanlı Ordularını büyük bir gururla kitaplarda okuttular. Okutmadılar doğru tarihi, yorumlatmadılar. Cehalet çığ gibi büyüdü. Oysaki Osmanlı ne zaman başarılı oldu, sorgulamadılar. Osmanlının bilgiye önem verdiği zaman yükseldiğini, bağnazlık ve cehaletin olmadığı, İslam’ın araç değil ruhuna uygun şekilde yaşandığı zamanda yükseldiğini göstermediler, yorumlatmadılar. Fatih Sultan Mehmet’in ,Yavuz Sultan Selim’in dönemlerine bakın. Medreselerin bilim ürettiğini görürsünüz. Ne zaman ki Osmanlıda medreselere, yönetimlere Şeyhülislam fetvaları hakim oldu, bağnazlık ve bilgisizlik hakim oldu, işte Osmanlı o zaman yıkıldı. Kendi portresini gururla yaptıran padişahtan yüz yıllar sonra Osmanlı resmi günah saydı, haritalara bakmaya korktular, günah diye... Daha niceleri… Şimdi bazıları kalkmış televizyon ekranlarında Osmanlıyı yıkan Atatürk diye konuşmalar yapıyor. Kendi cehaletlerini duyuruyorlar, satıyorlar. Oysa ki Osmanlıyı yıkan Atatürk değildir, Osmanlının ta kendisidir, ki unutmasınlar Atatürk aslında bir Osmanlı paşasıdır.  

Yıl 1580... İstanbul Tophane'deki Rasathane top atışları ile yıkılıyor. Bütün aletler paramparça ediliyor, bilim adına ne varsa imha ediliyor. Rasathane'nin kurucusu Takiyüddin önünde ağlıyor, şeyhülislam ve halk zafer çığlıkları atıyor. Alın size Osmanlı'nın yıkılması... O toplar aslında Rasathaneyi değil, bilimi, ilmi, Osmanlıyı yıkmaya başladı.

Değişen ne...

Yaşananlar aynı, rejim farklı, hepsi bu...

Peki, Cumhuriyetin yıkılması için ülke rejiminin adının değişmesi gerekiyor mu?

06 Ağustos 2013

Abbasağa Parkı

Gezi forumlarında önemli yere sahip olan abbasağa parkı, aslında eskiden abbasağa mezarlığı idi. Park olduktan sonra "cihannüma" adı verilsede halk tarafından abbasağa ismi kullanılmaya devam edildi ve bugünlere geldi. İşin ilginç tarafı, mezarlığın kasvetli havası gitsin diye birkaç istisna dışında selvi ağaçlarının hepsi kesilmiştir.Yıllar sonra ise başka bir parkta kesilen ağaçlar için, buna karşı çıkanların, karşı çıkışlarını konuştukları yar olmuştur.

Benimde birçok güzel anımın olduğu bu park, Beşiktaş semtinin sıradışı ruhunu her zaman taşıyacaktır. Buna hiç şüphem yok...

18 Mart 2013

Çanakkale ve aldığım nefes



Atamızın söylemi ile okuduğum Arıburnu Cephesi aklıma kazılıdır. 

“...Bu esnada Conkbayırının güneyindeki 261 rakımlı tepeden sahilin gözetleme ve korunmasıyla görevli olarak orada bulunan bir müfreze askerin Conkbayırına doğru koşmakta, kaçmakta olduğunu gördüm... Bu askerlerin önüne kendim çıkarak:

-Niçin kaçıyorsunuz ? dedim.
-Efendim düşman dediler!
-Nerede?
-İşte! diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler.

Gerçekten de düşmanın bir avcı kuvveti 261 rakımlı tepeye yaklaşmış ve tam bir serbestlik içinde ileriye doğru yürüyordu. Şimdi vaziyeti düşünün. Ben kuvvetleri (geride) bırakmışım, askerler on dakika istirahat etsin diye...Düşman da bu tepeye gelmiş...Demek ki düşman bana benim askerlerimden daha yakın! Ve düşman benim yere gelse kuvvetlerim çok kötü bir duruma düşecekti. O zaman artık bilemiyorum, bilinçli bir düşünme ile midir, yoksa önsezi ile midir, bilmiyorum. Kaçan askerlere:

- Düşmandan kaçılmaz, dedim.
- Cephanemiz kalmadı, dediler.
- Cephaneniz yoksa süngünüz var,dedim.

Ve bağırarak bunlara süngü taktırdım. Yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayırına doğru ilerlemekte olan piyade alayı ile dağ bataryasının yetişebilen askerlerinin ‘ marş marşla’ benim bulunduğum yere gelmeleri için, yanımdaki emir subayını geriye yolladım. Bu askerler süngü takıp yere yatınca, düşman askerleri de yere yattı. Kazandığımız an, bu andır...”

Gerçekten de, çekilen Türk askerleri mevzi alınca, karşı taraf ta mevzi alıp duraklar. Böylece, 57. Alay Öncü Bölüğü'nün Conkbayırı’na yerleşmesi için gereken süre kazanılmış olur. İşte bu an, Gelibolu Savaşı’nın kaderini belirleyen önemli anlardan birisidir. Bu husus, Çanakkale Savaşları tarihiyle uğraşan Türk ve yabancı bütün uzmanlar tarafından doğrulanıp vurgulanmaktadır.

Daha sonra, Kolordu Komutanı Esat Paşa'nın izniyle, 27. Alay’dan geri kalan birlikleri de emrine alan Tümen Komutanı Mustafa Kemal, karşı saldırıya geçmek üzere 57.Alay'a şu emri verir :
“ Ben size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında, yerimize başka kuvvetler ve komutanlar kaim olabilir.”

Şimdi, birkaç saniye gözünüzü kapatın, daha sonra kendinizi o askerlerin yerine koyun.
Sonra gözlerinizi açın… Düşünün ki bu ülke ne kadar balık hafızalı. Siz orada öldünüz, bugün burada birileri bağımsızca yaşayabilsin diye. Yazık ki ne şehidimize saygımız var, ne gazimize. Tek gereken saygı. Onu da beceremiyoruz. Ben kendi adıma utanıyorum, boynum onların karşısında yerde…

15 Aralık 2011

Emek Sineması için...


Ekim 1992. 14 yaşındayım. Kız arkadaşım yok, ama anneme kız arkadaşımla buluşacağımı söyleyerek izin alıyorum. Ergen aklı işte. Oysaki niyetim sinemaya gitmek. Masum bir yalanla çekiyorum en güzel kıyafetlerimi üzerime ve düşüyorum yollara. Hedef Beyoğlu. Çocukluğumdan beri İ.T.Ü. Gümüşsuyu Kampüsü içerisinde büyük bir keyif ile oynadığım basketbol antrenmanları bana Taksim yollarını ezberletmiş. Yaz aylarına yapılan çift antrenmanlar arası çıktığımız Beyoğlu hakkında da bilgim o günlerde sadece İstiklal Caddesi ile sınırlı.

O güne kadar sinema benim için bir ergenlik kaçamağı. Takım halinde birkaç kere o meşhur üç film birdenlere gitmişliğimiz vardır. Hiçbirimizin diğerinden geri kalacak hali yok. Ama o gün amacım İstiklal Caddesi’nde tek başıma gezmek, müzik kasetleri almak ve gerçek bir sinemaya gitmek.
Bazı günler, aslında pek de önemi olmasa da kafanızdan hiç çıkmaz ya, bir fotoğraf gibi hafızanızda çakılı kalır, işte o 1992 Ekiminin bir Pazar günü benim için öyle. O gün hava soğuk, yağışlı ve kapalıydı. Sabah saatleri olduğu için ve hava nedeni ile her zamankine oranla daha boş olan İstiklal Caddesi’nde dolaşmak bana büyük keyif verdi. O zamanlar eski yerinde olan Mephisto Kitapevinde uzun uzun müzik albümlerini inceledim ve MFÖ’nün The Best Of kasetini aldım. Oradan çıktığımda ayaklarım beni Emek Sinemasına götürdü. Batman Returns filmine bilet aldım. Gişede satılan şimdi adını hatırlayamadığım sinema dergisinden aldım. Göz ucuyla, Emek Sinemasının sinema efsanesi Hikmet Abi'yi kestim, inceledim. Bekleme salonunda boş gördüğüm bir yere oturarak filmi beklemeye başladım. Beklerken bir yandan dergiyi karıştırıyor, bir yandan da çevremde ki insanları takip ediyordum. İlk kez geldiğiniz bir yerde kendinizi yabancı hisseder ve çevrenizde ki insanları izleyerek yanlış bir şey yapmak istemezsiniz ya, işte bu takip o. Bekleme salonunda duvara yüksek bir şekilde monte edilmiş olan televizyonda gelecek filmin, yani Cehennem Silahı 3’ün soundtrack şarkısı It’s Probably Me şarkısını ilk kez o an dinledim. Çok etkilendim. Fotoğraf gibi hepsi aklımda.
O gün gittiğim yerler ve gördüklerim hayatıma önemli değerler kattı. Halen tek başıma yürümek beni dinlendirir. Halen en sevdiğim hava yağışlı, kapalı, çoğu insanın kasvetli dediği hava. Halen Beyoğlu en az insan olduğu zaman benim için en güzeli. MFÖ’nün The Best Of albümü halen benim en güçlü olarak gördüğüm albümler arasında. “Süper güçleri olmayan tek süper kahraman” olarak “Batman” benim en sevdiğim kahraman. “Batman Returns” halen benim en sevdiğim Batman filmi ve Sting ile Eric Clapton’un It’s probably me şarksısı en sevdiğim soundtrack şarkılarından. Aynı zamanda büyük keyif alarak dinlediğim bu iki önemli müzik dehasıyla da ilk tanışma günüm. 
Masum bir yalanla başlayan bir gün benim hayatıma önemli değerler kattı. Ve aslında bu değerlerin ortak kaynağı Emek Sineması idi. 
Bu günlerde Emek Sineması kapalı.
Anılara kapalı.
İstanbul Film Festivaline kapalı.
Gerçek bir sinema salonu görmek isteyenlere kapalı.
Bu günlerde masum bir yalanla sinemaya gidecek olan çocuklara, gençlere kapalı.
Sanata kapalı.
Kültüre kapalı.
Tarihe kapalı.
Mimarlığa kapalı.
EMEĞE kapalı. 
YIKACAKLAR...
İmara açık.
Alış veriş Merkezine açık.
Paraya açık.
Emek Sineması’nın benim ve benim gibi kim bilir kaç insanın kişiliğine, değer verdiklerine etkisi oldu. Sırf orda gösterildiği için, hakkında bir fikre sahip olmasam bile girip izlediğim filmlerin merkezidir o sinema. İstanbul Film Festivali denildiğinde aklıma ilk gelen, arka arkaya üç filmi sıkılmadan izlediğim, mimarisini hayranlıkla izlediğim yerdir. Ve bunlar sadece benim ortak düşünce ve anılarım olamaz. 
Kısaca Emek sineması benim gibi birçok insanın sevdiklerine yön verendir, alışkanlıklarıdır, kültürüdür, güzel anılarıdır. Bir kültür yuvası olarak geriye kalan 2 – 3 sinema salonundan biridir, en önemlisidir, en değerlisidir, en büyüğüdür. O binanın her ne olursa olsun yıkılması tarihi katletmektir ve mimarlığa ayıptır.

Aynı sokakta gençliğime dolayısıyla hayatıma yön veren ve benim için başlı başına bir yazı konusu olan Pendor artık yok, sıra Emek sinemasında, göreceksiniz ardından Sinepop’u da isteyecekler. Keşke Yeşilçam Sokağı kültür’ün paradan daha değerli olduğunun ispatı olarak kalabilse… Keşke birkaç kişi daha çok para kazanacak diye o sokak öldürülmese… 
İlgili linkler 
Sting&Eric Clapton – İts probably me : www.youtube.com/watch?v=SUYI7kIR0S4
MFÖ – The Best Of full albüm link: www.youtube.com/watch?v=CW2HebMHfuY

05 Ocak 2008

İÇKİ İÇMESİNİ BİLENLERİN PİRİ BEKRİ MUSTAFA

İyi miyim, hoş muyum?
Dolu muyum, boş muyum?
Aydınlık mıyım, loş muyum?
Ayık mıyım, sarhoş muyum?

Aslında iyi bir hafız olmasına rağmen içkiciliği ile tanınan, ün salan biridir Bekri Mustafa. Ayyaşların piri derler ona. Yalan değil, yanlıştır. O “içki içmesini bilenlerin piridir.” Hayatının sonlarını 4. Murad devrinde yaşamış Bekri Mustafa. Alkolün, tütünün, afyonun hatta kahve içenlerin anında idam edildiği, kellerinin kesildiği devir. Bunun nedenleri vardır ve derin tarihi konulardır. (4.murad’ın içkiyi yasakladığı halde, sabah akşam içki içtiği ve içki yüzünden öldüğü aşikardır. Ayrıca içki’ye başlamasının da Bekri Mustafa sayesinde olduğunu söyleyenler olsa da, ispatlı değildir. ) Asıl olan Bekri Mustafa’nın bu devirde her gün içmesine rağmen kellesini kurtarmış olmasıdır. Bunun en büyük nedeninin güler yüzü ve tatlı dili olduğu söylenir. Ölüme meydan okuyarak içmesini bildiği için, ölmez şöhrete kavuşmuştur.
Sultanahmed’de doğup yaşamış Bekri Mustafa. Babası yorgancı Ahmed Ağa. Babasının durumu oldukça yerinde imiş, refah içinde geçmiş çocukluğu. Evleri küçük Ayasofya Camii’nin yanındaymış. Eğitimini de buradaki ufak medrese de almış, hatta burada küçük yaşta hafız olmuş. Daha sonra Beyazıt Medresesine devam etmiş. Çok sevdiği annesini on sekiz yaşında kaybetmiş ve çevresinin yönlendirmesi ile içkiye başlamış. Kısa zamanda Kumkapı’daki Agop meyhanesinin müdavimi olmuş, sabah akşam bu meyhaneden çıkmaz olmuş. Sabah akşam durmadan içki içen demek olan “Bekri” lakabını da burada almış içki içmesini bilenlerin piri.
4. Murad’ın Bekri Mustafa ile daha sadrazamlığı zamanında tanıştığı, çok sevdiği ve yasaklar zamanında da onu özel olarak kayırdığı söylenir.
Çevresi tarafından içkiyi bırakmaya, yoksa kellesinin gideceğine ikna edilmeye çalışılır, hatta bu nedenle küçük Ayasofya camii’ne imam olması teklif edilir, Bekri Mustafa kabul eder ve 4. Murad’da onay verir. Mesleğinin ilk günü yaşanan ve dilden dile yayılan bir hihaye vardır. Olay şöyledir.

bekri göreve başladığı ilk gün, bir cenaze camiye gelir ve üstad cenazenin başına geçer. cemaat saf tutar. bu sırada bekri cenazenin bas kısmına doğru eğilerek cenazeye bir şeyler mırıldanır. bunu gören cemaat,
"hayırdır efendim, ne dediniz merhuma" diye sorar.
bekri üstad:
öbür tarafa gittiği zaman dünyanın ahvalini sorarlarsa "bekri ayasofya'ya imam oldu, varın gerisini siz düşünün" dersiniz demiş.

4. Murad’la yaşadığı meşhur hikaye’yi de yazmadan geçmek olmaz.
IV. Murat koyduğu yasaklara uyulup uyulmadığını bizzat kendisi kontrol etmeye meraklı bir padişah olduğu için yine bir gün kıyafet değiştirerek bir sandala biner. Amacı sahil şeridinde içki içilip içilmediğini kontrol etmektir. IV. Murat'ı tanımayan sandalcı arada bir cebinden bir şişe çıkartıp yudumlamaya başlayınca padişah sorar :
- "Nedir o içtiğin ? "
Sandalcı Bekri Mustafa'nın ta kendisidir; kendini kolay ele vermez.
- "Kuvvet şurubu" der. "Ben bundan iki yudum çekince kendimi aslan gibi hissediyorum. Kürek çekmek vız geliyor".
Padişah tadına bakmak isteyince, Bekri Mustafa, nasılsa denizin ortasındayız, bizi kim yakalayacak, diye düşünüp şişeyi uzatır. Padişah iki yudum alır almaz kükrer :
- "Bre zındık ! Bu şarap. Şarap içmeyi yasakladığımı bilmiyor musun ?
Bekri Mustafa şaşırır :
- "Sen kimsin ki içkiyi yasaklıyorsun ?" der.
- "Ben IV. Murat'ım !.." yanıtını alınca Bekri Mustafa küreği kaptığı gibi ayağa fırlar
- "Şimdi atarım seni denize, daha iki yudum aldın, kendini IV. Murat sanmaya başladın. İki yudum daha alsan, dünyayı ben yarattım diyeceksin".

Bir alıntıda 4. Murad’ın hayatının anlatıldığı bir TRT dizisinden, Bekri Mustafa’nın karşısındaki kişinin padişah olduğunu bilmeden yahut bilerek ( burası dizide açık bırakılmış, diyaloglara da yansımış) yaptığı konuşma.
İyi miyim, hoş muyum?
Dolu muyum, boş muyum?
Aydınlık mıyım, loş muyum?
Ayık mıyım, sarhoş muyum?

Geldi şarap, gitti kafa
Bulsa da içer, bulmasa da
Ve de Sırat Köprüsünü gözü kapalı geçer Bekri Mustafa
Berberde yenilenip geldi bizim kafa.
Uzak olsun cefa.

Ali dost, Veli dost
Uslu dost,deli dost
Bekriye tekkesine demir attı bizim post

Sırtımda derme çatma bir aba
Yasağa karşı korur mu acaba.

Ben dikerim, gönül sökülür
Anasından inci mercan dökülür
Meyhaneye vardın, aklını kurtardın
Haydi erenler, bizimle gül derenler
Armudu taşlayalım
Dibine kışlayalım
Doldurunda kadehleri
Sohbete başlayalım

Ettim, edemedim
Bir sanat tutayım dedim
Amma ve lakin ne olsam
Kayyum olsam, kandiller yutmalı
Müezzin olsam, minareye çıkmalı
Kadı olsam, hatır gönül yıkmalı
Vezir olsam, insanlıktan çıkmalı

Bakkal olsam, kaldıramam kantarı
Kasap olsam, sallayamam satırı
Nalbant olsam, nallayamam katırı
Hoca olsam, bu şarabın hatırı

En sonunda kalaycı oldum
Kalayladım kaplanı
Hep kırıldı tavaların sapları
Hiçbir işte dikiş tutturamayınca
Bari dedim olayım bir padişah.

02 Ocak 2008

1453 SON BÜYÜK KUŞATMA

Tarihçileri her zaman uğraştıran konudur rivayetleri düşünmek ve araştırmak sanırım. Hiçbir zaman kesin bir sonuca varılamayacağı şüphesiz. Ya Hitler Rusya’ya girmeseydi, ya Waterloo savaşını Napolyon kazansaydı, ya Kristof Colomb yanlış yöne gittiğinin farkına varsaydı, ya Çin Seddi’nin yapılması akla gelmeseydi….
Peki ya Konstantinapolis alınmasaydı… Belki de tarih boyunca yaşanan bu olayların en önemlisi İstanbul’un fetih edilmesi.
Son derece ilgi duyduğum bu konu ile ilgili Roger Crowley’in 1453 – Son Büyük Kuşatma adlı kitabını büyük bir zevk ve hızla okudum. Tarih okumayı seven herkese şiddetle tavsiye ederken, roman tadında yazılmış bu kitabı aslında herkese tavsiye etmek istiyorum. Kitabın içinde ki tarihsel olayların doğruluğu ya da yanlışlığını tartışacak olanlar hiç şüphesiz tarihçiler. Fakat son derece akıcı ve tarafsız bir kitap 1453. Roger Crowley uzun seneler boyunca araştırmaları için İstanbul’da yaşamış, aynı zamanda bilimsel yanıyla da güvenilir bir kaynak ortaya koymuş. Süreç içerisinde ki hiçbir olguyu kaçırmamaya çalışmış ve kitabında kullanmış.
Dünya tarihinin değiştiği yerin üzerinde yaşamak bana heyecan veriyor. Bu süreçte yaşananları öğrenmek ve bizzat okuduklarını, öğrendiklerini gidip o coğrafya üzerinde hayal etmek bulunmaz bir fırsat bence.

30 Aralık 2007

SAHAFLAR ÇARŞISI, TOPKAPI SARAYI ve FOUR SEASONS


Dün sahaflar çarşısına gittim. Gitmez olaydım. Sahafların oluşum amacı eski kitap. Fakat içerde eski kitap bulmak bir mucize. Sahafların yarısı, belki daha fazlası öss, kpss v.b. gibi ders ve test kitaplarına ayrılmış. Diğer bir yarısının büyük bir çoğunluğu ise din kitapları satıyor. Geriye kalan azınlıktaki kitapçılarda zaten her kitapçıda bulabileceğiniz kitapları satıyor.Çarşının girişinde de “el kasibu habibullah” , yani “Tanrı ticaret yapanı sever” yazıyor. İşi iyici ticarete dökmüş sahaflar çarşısı da. Kapalıçarşı’nın komşusu olmak kolay değil. Hayal kırıklığı ile oradan ayrıldım. Sultanahmet’e yürüdüm. Amacım aslında, her ziyaretimde görmeyi Topkapı Sarayı Müzesi’ni ziyaretten sonraya bıraktığım, ama ya yorgunluktan yada zaman kalmamasından bir türlü göremediğim Ayasofya Müzesi. Ama bu seferde beni vazgeçiren bilet kuyruğunda ki turist kafilelerinden oluşan uzun kuyruk oldu. Rotayı yine Topkapı Sarayı’na çevirdim. Sarayı çok gezdim. Ama İlber Ortaylı hocanın müdürlüğünden sonra gerçekleşen değişimleri merak içindeydim. Aslında asıl amacım okuduklarımla artık başka bir gözle bakacağım Harem kısmını gezmekti. Gezdim de. Burası benim için büyük bir konu.Burası hakkında bu yazıda söyleyebileceğim, sıkı giyinerek herkesin burayı mutlaka görmesi gerektiği.
Topkapı Sarayı Müzesine girmek için 10 milyon ödüyorsunuz, daha doğrusu benim gibi indirim alamayanlar ödüyor. Girişte ki uzun listedeki meslek ve durumların hiçbirine kendimi sokamadım, paşa paşa ödedim 10 ytl’yi. Ayrıca harem’i gezmek için bir 10 milyon daha vermeniz gerekiyor, işte bunu herkes ödüyor.
Topkapı Sarayı Müzesi’nin bazı bölümleri restore içinde, sürekli güzelleştiriliyor ve rahat dolaşım için çalışmalar yapılıyor. Kapıda 5 ytl’ye kiraladığınız kulaklık sistemi ile müzeyi dolaşırken, gittiğiniz bölümde karşınıza çıkan numarayı makinenize tuşluyor, bir yandan gözlem yaparken bir yandan da kulağınızda oranın hikayesini dinliyorsunuz. Kutsal Emanetlerin bulunduğu yer restore edilmiş, daha korunaklı ve daha güzel olmuş.
Başka ülkelerden insanlar Topkapı Sarayı'na yoğun ilgi gösterip bilgileniyor, aynı zamanda gözlemliyorlar. Oysa ülke insanımızı geçtim, İstanbul’da yaşayan bizlerin bile buraya gösterilmesi gerek değeri ve ilgiyi verdiğimiz konusunda şüpheliyim.
Belki takip ediyorsunuz. Üç gündür Milliyet gazetesinde çıkan haber doğrultusunda, Sultanahmet’te ek bölümlerinin yapımı devam eden Four Seasons otelinin inşaatının, eski Bizans sarayının üstüne yapıldığı, bu bölge’nin arkeolojik değerinin tam olarak bilinemediği, çünkü arkeolojik çalışmaların yapılmadığı, bölgede sadece Bizans’ın değil Osmanlıları’nda önemli eserlerinin bulunma ihtimalinin olduğunu içler acısı fotoğraflarla takip ediyor, orada o otelin yapım iznini veren kurulun, sorular karşısında “hatırlamıyorum” ve “önemli bir karar değildi, hafif bir karadı” gibi pişkin pişkin cevaplarını şaşkınlıkla izliyorum, diyecek bir şey bulamıyorum. Ayasofya’dan Topkapı Sarayı’na doğru yürürken karşıma çıkan pis, metal duvar, arka tarafta dönen pisliklerin görülmesini önlese de, aslında arkasında ne gibi pisliklerin döndüğünün ispatı gibi.

13 Kasım 2007

ÇIPLAK MUSTAFA ve MADAM OPALA

2. Abdülhamid zamanında İstanbul'da Çıplak Mustafa ve Madam Opala isminde iki deli varmış. Bunlar şehirde de oldukça meşhurmuşlar. Mustafa, Fatih tarafında ( namının Beykozlu Çıplak Mustafa olarak geçdiği yerler var), Madam Opala'da Beyoğlu'nda otururmuş. Çıplak Mustafa lakabından da anlaşılacağı gibi yaz kış anadan doğma dolaşırmış, Madam Opala ise tam tersi. Kat kat elbiseler, ceketler, fistanlar giyer, kafasına kat kat şapkalar takarmış. Bu iki deliyi dahada ilginç hale getiren yaptıkları kavgalarmış. Ne zaman bir araya gelseler saç saça, baş başa kavga ederlermiş. Pek tabii Madam Opala bu kavgalardan zararlı çıkarmış. Padişah 2. Abdülhamid bu iki delinin köprülerden geçmesini yasak etmiş. Çünkü genellikle köprü üzerinde karşılaşıp kavgaya tutuşurlarmış. Hatta padişah, Çıplak Mustafa'yı evde tutması, dışarıya salmaması için ablasına maaş bile bağlamış.

28 Ekim 2007

ARKADAŞLARI GÖREVLENDİRDİM...


"Gece olmuştu. Çankaya'ya gitmek üzere Meclis binasını terk ederken koridorlarda beni beklemekte olan Kemalettin Sami ve Halit Paşa'lara rastladım. Ali Fuat Paşa, Ankara'dan hareket ederken bunların Ankara'ya geldiklerini o günkü gazetede 'Bir Uğurlama ve Bir Karşılama' başlığı altında okumuştum. Henüz kendileriyle görüşmemiştim. Benimle konuşmak üzere geç vakte kadar orada beklediklerini anlayınca akşam yemeğine gelmelerini, Milli Savunma Bakanı Kazım Paşa aracılığıyla kendilerine bildirdim. İsmet Paşa'yla Kazım Paşa'ya ve Fethi Bey'e de Çankaya'ya benimle birlikte gelmelerini söyledim. Çankaya'ya gittiğim zaman orada beni görmek üzere gelmiş bulunan Rize milletvekili Fuat, Afyonkarahisar milletvekili Ruşen Eşref Bey'le karşılaştım. Onları da yemeğe alıkoydum.Yemek sırasında 'Yarın Cumhuriyet ilan edeceğiz' dedim.Hazır bulunan arkadaşlar derhal fikrime iştirak ettiler. Yemeği terk ettik. O dakikadan itibaren, nasıl hareket edileceği hakkında kısa bir program yaparak arkadaşları görevlendirdim. "
Mustafa Kemal ATATÜRK , Nutuk.
28 EKİM 1923 gecesi yaşananların bir kısmını Nutuk'ta böyle anlatıyor yüce önder.







24 Ekim 2007

GAZİ

Gazetede okuyorum, kahraman gazi düşmanla göğüs göğüse çarpıştı. Bayramım üçüncü günü okuduğum gazete geldi aklıma, parkta içki içen gazi ile abisi, polisin bayram günü içki içilmez uyarılarına üzerine birde bir kamyon dayak yiyip, üstüne abisi karakola götürülüp bide orda dayak yiyip, gazinin komutanının devreye girmesiyle serbest bırakıldıkları aklıma geldi. Bu tabii onların iddiası, dava açıldı , ama gazetede bütün vücudu darp olmuş resimleri vardı, ne olursa olsun dayak yedikleri kesin. Şimdi o gaziyi döven polis mi utansın,o adamı polis yapanlar mı utansın, onun yaptıkları için ben bu adamlar için mi gazi oldum diyen gazi mi utansın?
Bu ülkede gazi olursan ne olur onu düşündüm biraz, benim neslim televizyonda çanakkale gazilerinin içler acısı halini görerek büyüdü, parasızlıktan sokakta seyyar satıcılık yapan, üzerine astığı madalyaya sokaktan geçen kimsenin aldırış etmemesinden yakınır bir haldelerdi.O madalyayı satıp geçineneler bile vardı. Onlar o sokakta yürüsün diye çarpşmışlardı, hatta halk arasında söylenen " bunlar savaştan kaçmışlardır, savaşan insan savaş meydanında ölür" diye küstahca laflara göğüs germişlerdi.
Bizler yüce önder Atatürk ve silah arkadaşlarının, düşünce arkadaşlarının sayesinde bugün tam bağımsız !!!!!!! bir ülkeye sahibiz. Ama bu ükenin insanlarının bir kesimi onların dinsiz, imansız olduklarını dile getirdiler, getiriyolar. Ama yüce önder öncülüğünde o insanlar olmasaydı bu ülkede minare bulabilecekler miydi ? Düşünmüyolar, bilmiyolar, dinleri onlara "önce okumalarını " söylediği halde onlar, kulaktan kulağa laflarla, yobazların lafları ile yaşıyorlar. Malesef bu insanların temsilcileri şuan devletin zirvesinde, her yerinde. Tam bağımsız !!!!! ülkemi tam bağımsız !!!!! bir şekilde yönetiyolar.
Bu ülkenin diğer bir kesimi olan, devrimvci adı altında yaşayan insanlar. O kadar şanslılar ki aslında, bütün dünyanın gıpta ettiği, yabancı hiçbir devlet adamının önünde eğilmemiş, hepsine kafa tutmuş, ülkesi için savaşmış ateş hatlarında, koca bir saltanatı, halifeliği yıkmış, ortadan kaldırmış, giyimimizden, alfabemize, okullarımızdan, endüstrimize, çiftçimizden işçimize, hepsini iyi analiz etmiş ve döneminde sorunlara o yoklukta çözümler getirmiş... yazmakla bitmez. Ya düşünüyorum, bu dünyanın son yüzyıllarında daha büyük bir devrimci varmı ? Devrimi nerde arıyo bu insanlar, siyasi düşünceleri yüzünden Rusya'da Çin'de, Arabistan'da, Ameriaka'da... Dönde tarihini oku, devrim neye denir, devrimi kim yapmış bir araştır. Sizler Atatürk'ün ilkelerini şuan dört elle savunmaya başlasanız, işte o zaman devrimci olursunuz, çünkü devrim için mücadele verirsiniz, yapılan devrimleri ortadan kaldırmaya çalışan yobazlara karşı durursunuz.
Diğer bir kesim, para içinde yüzen , yada yüzmek için yaşayan, dünyadan bir haber kesim. Beni asıl üzen bu insanların yetiştirdiği kendi çocukları, o cin gibi çocuklar, bütün zekalarını hangi marka telefon kullansa, en pahalı ve en güzel çanta hangisi, hangi markayı giyse, hangi lokantada yese... Çünkü anne ve babalarının yansımaları onlar. Aralarında Türk olmaktan utananlar da vardır. Amerikan , İngiliz bayrağı altında yaşarlar, çünkü moderndirler!!! O bayrakları da kıyafetlerinde hatta iç çamaşırlarında gururla taşırlar. Aralarında ingilizce konuşurlar, çok modern çünkü. Şirketler mağazalar açarlar o dille. Bir bakın etrafınıza global şirketler dışında, Türkçe ismi olan kaç şirket, mağaza v.s. var. Tarih çok açık yazar, bir ülkeyi savaşarak yenemiyosan, içerden kültürünü ele geçirerek yen. Dili olmayan bir ülkenin kültüründen söz edilebilir mi?
Sonra bu insanlar bugün böyle yaşamlarına devam ederlerken, askerimiz, yada vatandaşımız çatışmada yada mayına basarak v.s. ölüyor. Ölenler şehit oluyor. Onlar için, aileleri için hak ettikleri kampanyalar düzenleniyor, bağışlar toplanıyor. Peki gazi olarak kalanları düşündüm sonra, onlar için neler yapılıyor diye. Memetçik Vakfı onlara yardım ediyor. Ben internet'den başka bir bilgiye ulaşamadım, ne kampanyaya ne başka birşeye. Mehmetcik Vakfı işde bu yüzden çok önemli diye bir kez daha düşündüm.
Bu ülke malesef şehit ve gazi vermeye devam ediyor. Keşke hepimiz şehit ve gazinin anlamının gerçekten idrakına varsak da, yarın birgün karşıma başı dik bir gazi çıktığında, onların önünde onlar kadar dik duramayacak olan benim yanımda , yukarıda yazdığım insanlarda dik duramasalar.

Koşu Kanunu

Afrika'da her sabah bir ceylan uyanır. O ceylan, en hızlı aslandan daha hızlı koşması gerektiğini bilir, yoksa ölecektir. Afrika'da ...