Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ağustos 2013

42 ve İntouchables

2 film önerisinde bulunmak istiyorum. İki filmde gerçek hayat hikayelerini konu alıyor.
Önereceğim ilk film olan "42" bir spor-dram filmi olarak gözükse de aslında bir tarih filmide diyebiliriz. Çünkü filme konu olan Jackie Robinson, Amerika ve aslında tüm dünyada hala gündemde olan "ırkçılık" cehaletine karşı beyzbol sahalarında yapılan ilk baş kaldırıyı anlatıyor.Tamamen beyazlardan oluşan bir lige 1940'lı yılların sonunda Brooklyn Dodgers takımının sahibi Branch Rickey'in bir siyahi oyuncu oynatma isteği ile gelişen olayları filmde etkileyici bir şekilde izleyebilirsiniz.
Jackie Robinson dünya spor tarihi için en önemli isimlerden biridir. O saha içinde ve dışında aldığı tehditlere kulak tıkayarak, herkese sahada cevap vermiştir. Amerikada siyah insanların eşit şartlarda çalışmasına öncülük eden isimlerin başında gelir. Mücadelesi sevilmek yada sevilmemekle ilgili değil, yaptığı işe saygı duyulmasıyla ilgilidir. Bunu da başarmış biridir Jackie Robinson.
Onun 42 numaralı forması tüm beyzbol takımları tarafından emekliye ayrılmış ilk formadır. Ayrıca her yıl 15 Nisan günü tüm beyzbol sporcuları maçlarına 42 numaralı forma ile çıkarak müthiş bir geleneği yaşatmaktadırlar.
Filmle ilgili not düşeceğim bir konuda Branch Rickey'i oynayan Harison Ford'a uygulanan müthiş oyunculuğu ve ona yapılan makyaj. Onu daha önce hiçbir rolde bu kadar iyi görmediğimi, hatta pek de haz etmediğim kendisi ile ilgili fikirlerimin değiştiğini itiraf etmeliyim.
Önereceğim ikinci film ise oldukça geç kalarak izlediğim ama iyiki de izlediğim müthiş bir film, İntouchables- Can Dostum.
Hiçbir ortak yönü, zevki bulunmayan iki insanın bir araya gelişini anlatan film bence gerçekten sıradışı. Abartmak istemiyorum ama notum 10 üzerinden 10. Müthiş oyunculuklar, müthiş müzikler, müthiş espriler... Boynundan aşağısı felçli olan birini konu alan bir dram filminde kahkaha moduna geçerek bu kadar güleceğinizi tahmin edemezsiniz. Hala izlemediğiniz bir filmse şiddetle tavsiye ediyorum ve bu yazıyı filmin başında yer alan ve benimde çok sevdiğim bir şarkı ile bitiriyorum.
http://www.youtube.com/watch?v=UDHvAgYkhN8

15 Aralık 2011

Emek Sineması için...


Ekim 1992. 14 yaşındayım. Kız arkadaşım yok, ama anneme kız arkadaşımla buluşacağımı söyleyerek izin alıyorum. Ergen aklı işte. Oysaki niyetim sinemaya gitmek. Masum bir yalanla çekiyorum en güzel kıyafetlerimi üzerime ve düşüyorum yollara. Hedef Beyoğlu. Çocukluğumdan beri İ.T.Ü. Gümüşsuyu Kampüsü içerisinde büyük bir keyif ile oynadığım basketbol antrenmanları bana Taksim yollarını ezberletmiş. Yaz aylarına yapılan çift antrenmanlar arası çıktığımız Beyoğlu hakkında da bilgim o günlerde sadece İstiklal Caddesi ile sınırlı.

O güne kadar sinema benim için bir ergenlik kaçamağı. Takım halinde birkaç kere o meşhur üç film birdenlere gitmişliğimiz vardır. Hiçbirimizin diğerinden geri kalacak hali yok. Ama o gün amacım İstiklal Caddesi’nde tek başıma gezmek, müzik kasetleri almak ve gerçek bir sinemaya gitmek.
Bazı günler, aslında pek de önemi olmasa da kafanızdan hiç çıkmaz ya, bir fotoğraf gibi hafızanızda çakılı kalır, işte o 1992 Ekiminin bir Pazar günü benim için öyle. O gün hava soğuk, yağışlı ve kapalıydı. Sabah saatleri olduğu için ve hava nedeni ile her zamankine oranla daha boş olan İstiklal Caddesi’nde dolaşmak bana büyük keyif verdi. O zamanlar eski yerinde olan Mephisto Kitapevinde uzun uzun müzik albümlerini inceledim ve MFÖ’nün The Best Of kasetini aldım. Oradan çıktığımda ayaklarım beni Emek Sinemasına götürdü. Batman Returns filmine bilet aldım. Gişede satılan şimdi adını hatırlayamadığım sinema dergisinden aldım. Göz ucuyla, Emek Sinemasının sinema efsanesi Hikmet Abi'yi kestim, inceledim. Bekleme salonunda boş gördüğüm bir yere oturarak filmi beklemeye başladım. Beklerken bir yandan dergiyi karıştırıyor, bir yandan da çevremde ki insanları takip ediyordum. İlk kez geldiğiniz bir yerde kendinizi yabancı hisseder ve çevrenizde ki insanları izleyerek yanlış bir şey yapmak istemezsiniz ya, işte bu takip o. Bekleme salonunda duvara yüksek bir şekilde monte edilmiş olan televizyonda gelecek filmin, yani Cehennem Silahı 3’ün soundtrack şarkısı It’s Probably Me şarkısını ilk kez o an dinledim. Çok etkilendim. Fotoğraf gibi hepsi aklımda.
O gün gittiğim yerler ve gördüklerim hayatıma önemli değerler kattı. Halen tek başıma yürümek beni dinlendirir. Halen en sevdiğim hava yağışlı, kapalı, çoğu insanın kasvetli dediği hava. Halen Beyoğlu en az insan olduğu zaman benim için en güzeli. MFÖ’nün The Best Of albümü halen benim en güçlü olarak gördüğüm albümler arasında. “Süper güçleri olmayan tek süper kahraman” olarak “Batman” benim en sevdiğim kahraman. “Batman Returns” halen benim en sevdiğim Batman filmi ve Sting ile Eric Clapton’un It’s probably me şarksısı en sevdiğim soundtrack şarkılarından. Aynı zamanda büyük keyif alarak dinlediğim bu iki önemli müzik dehasıyla da ilk tanışma günüm. 
Masum bir yalanla başlayan bir gün benim hayatıma önemli değerler kattı. Ve aslında bu değerlerin ortak kaynağı Emek Sineması idi. 
Bu günlerde Emek Sineması kapalı.
Anılara kapalı.
İstanbul Film Festivaline kapalı.
Gerçek bir sinema salonu görmek isteyenlere kapalı.
Bu günlerde masum bir yalanla sinemaya gidecek olan çocuklara, gençlere kapalı.
Sanata kapalı.
Kültüre kapalı.
Tarihe kapalı.
Mimarlığa kapalı.
EMEĞE kapalı. 
YIKACAKLAR...
İmara açık.
Alış veriş Merkezine açık.
Paraya açık.
Emek Sineması’nın benim ve benim gibi kim bilir kaç insanın kişiliğine, değer verdiklerine etkisi oldu. Sırf orda gösterildiği için, hakkında bir fikre sahip olmasam bile girip izlediğim filmlerin merkezidir o sinema. İstanbul Film Festivali denildiğinde aklıma ilk gelen, arka arkaya üç filmi sıkılmadan izlediğim, mimarisini hayranlıkla izlediğim yerdir. Ve bunlar sadece benim ortak düşünce ve anılarım olamaz. 
Kısaca Emek sineması benim gibi birçok insanın sevdiklerine yön verendir, alışkanlıklarıdır, kültürüdür, güzel anılarıdır. Bir kültür yuvası olarak geriye kalan 2 – 3 sinema salonundan biridir, en önemlisidir, en değerlisidir, en büyüğüdür. O binanın her ne olursa olsun yıkılması tarihi katletmektir ve mimarlığa ayıptır.

Aynı sokakta gençliğime dolayısıyla hayatıma yön veren ve benim için başlı başına bir yazı konusu olan Pendor artık yok, sıra Emek sinemasında, göreceksiniz ardından Sinepop’u da isteyecekler. Keşke Yeşilçam Sokağı kültür’ün paradan daha değerli olduğunun ispatı olarak kalabilse… Keşke birkaç kişi daha çok para kazanacak diye o sokak öldürülmese… 
İlgili linkler 
Sting&Eric Clapton – İts probably me : www.youtube.com/watch?v=SUYI7kIR0S4
MFÖ – The Best Of full albüm link: www.youtube.com/watch?v=CW2HebMHfuY

02 Kasım 2011

Max Peyne Behzat Ç. Bağlantısı


Üniversite yıllarında oynadığım ve büyük zevk aldığım bir oyun vardı. Max Payne. Bu oyunu özellikle kurşunun gidişini çıplak gözle görebilecek kadar yavaşlatması ile müthiş zevk alarak oynamıştım. Oyunun başkahramanı Max Payne New York polis teşkilatında bir polis memuru. Bir gün işten eve geldiğinde eşi ve çocuğunu evde öldürülmüş olarak bulur, oyun başlar ve hep beraber katilleri aramaya başlarız. Oyunu iyi oynayanlar katilleri daha çabuk öğrenir, benim gibi oyun yeteneksizleri ise daha geç. Oyun aslında her başarılı senaryoya sahip oyun gibi sadece oyun olarak kalmadı ve filmi de çekildi. Bence iyi bir oyun uyarlamasıydı fakat kesinlikle oyunda ki tadı vermedi.

Bugünlerde bu oyunu tekrar hatırlamamın nedeni ise Behzat Ç.. Oyun sırasında Max Payne’in gördüğü halüsinasyonlar ve rüyaları Behzat Ç.’de de görmek bana bu oyunu hatırlattı. Söz konusu iki karakterde, en yakınlarındaki sevdiklerini kaybediyorlar. Bu kaybediş öldürülerek oluyor, polis memurlarımızda derin yaralar açıyor ve her ikisi de katilleri aramaya hayatlarını adıyorlar, legal olmayan yollara başvuruyorlar. Bununla beraber; bir sürü pis işleri de bağlantılı olarak ortaya çıkarıyorlar, birilerini huzursuz ediyorlar. Konular ve yaşananlar hatta polis memurların karakterleri birbirlerine oldukça yakınlık gösteriyor.

Dün akşam seyrettiğim Behzat Ç.’nin sinema filminde ise Max Payne’de de görülen halüsinasyon ve rüyalar zirve yapmış durumda ve Behzat’ın içinde bulunduğu psikolojik durumu mükemmel ortaya koyuyor.



Behzat Ç’nin sinema filmini oldukça başarılı bulduğumu söylemeliyim. Sevdiğiniz dizilerin film uyarlamalarında yaşanan sıkıntılardan uzak kalınmış, hatta daha etkileyici olmuş. Bunda tabi ki diziyi sinema filmi olarak da olsa ilk defa sansürsüz, bip’siz seyretmenin verdiği keyif önemli (keşke dizi için de bu seçeneğimiz olsa) yer tutuyor. Film üstüne basarak söylemek istiyorum ki oldukça komik. Film sırasında kahkahalar atacağınızı garanti edebilirim. Bu durum ise aslında polisiye gerilim diyebileceğimiz tarzda ki bir film için iddialı bir durum.


Çok uzun zamandır yazmıyorum, nedenini kendimde bilmiyorum ki buraya yazayım. Sadece yeniden yazmak istiyorum. İzlediklerim… gördüklerim… aklıma takılanlar… okuduklarım… Umarım açılırım  ve daha çok yazarım…

29 Eylül 2008

HEATH LEDGER


Uzun zamandır arşivimde duran ama fırsat bulup da izleyemediğim bir filmdi Candy. Bu akşam nihayet izledim. Bu yazıyı da ondan yazıyorum. Uyuşturucu filmlerinin konusu genelde birbirine benzer. Pek de konu yoktur zaten. Tek slogan. “uyuşturucudan uzak durun!” bunu olabildiğine etkileyici anlatan, diğerlerinden daha başarılı. Requem for a dream, Transpoting hatta Ahu Tuğbalı, Nuri Alço’lu, Tarık Akan’lı Hülya Avşar’lı “Asi Gençlik” filmleri… Hepsinin mesajı aynı. Olmak da zorunda. Candy’nin mesajı da aynı. Ama aynı zamanda iyi de bir dram filmi Candy. Benim gözümde kesinlikle vasat değil. Özellikle Dan rolünde ki Heath Ledger’in muhtaşem oyunculuğu için izlenir. Heath Ledger diyince de bir şeyler daha yazmak gerekir.
“Heath Ledger evinde ölü bulundu”. Haberi hatırlıyorum ama adamı o zamanlar pek bir yere koyamamıştım. Tanımıyordum . İlgimi çeken bir gazete haberi olarak hafızanın gereksiz bilgiler lopuna atmıştım.
İlgiyle beklediğim Batman serisinin son filmi Dark Knight’ın tanıtımlarında, her haber oluşunda “Joker’i canlandıran Heath Ledger’in artık hayatta olmamasıyla daha da trajik bir hal alan film” cümlesini duymaktan gına gelse de, hafızamda ki gereksiz bilgiye bir anlam yüklenmişti artık.
İshemigho San’la filme gittik ve Joker’in, yani Heath Ledger’i Dark Knight da ki müthiş oyunculuğunu gözümüzü kırpmadan izledik. Bu benim izlediğim oyunculuklar içerisinde en iyilerindendi. Ama işte gerçekten trajedi ki, o artık bu dünyada yok.
Bu oyunculuk onu şüphesiz efsane yapacak. Erken ölenlerin erken ve daha da abartılarak efsaneleşmesine son örnek olacak.

25 Aralık 2007

İNADINA TÜRK FİLMİ

--- Hafız, hadi sinemaya gidelim.
--- Tamam ajan gidelim, hangisine gidicez ama.
--- Mutluluk Filmine gidelim.çok merak ediyorum, kitabını okumuştum.
--- yok abi ona gelmem. Türk filmlerine gitmiyorum ben.

Bana mı denk geliyor? Yoksa sizler de onlardan birimisiniz? “Türk filmine gitmem” diye klişe bir laf ve bunun uygulayıcıları var bu ülkede. Sanki kendileri, olur ya yönetmen olup film yönetseler , yada yapımcı olup film yapsalar başka bir milletin filmi olacakmış gibi. Filmi ortaya koyan insanların izlenmemek için suçlarına bakın. “Türk olmak”.
Bu ülkede “Türk olmak” birçok sanat dalı için aşağılayıcı bir durum olmuştur. Türk filmi kavramı da bunların beklide en önde gidenidir. İnişli çıkışlı çeşitli dönemlerden geçen Türk sineması, zaman zaman üst düzey yapıtlar ortaya koymuş, zaman zaman da büyük bir tıkanıklığın içine girmiştir. Bunların nedenleri ayrı konulardır ve çok uzundur. Fakat, zamanında yapılan kötü örneklerin- ki bu filmlerin kötü olsa dahi izlenebilirliği, çekiciliği bazı kesimlere göre olmuştur, çok sayıda kült film ortaya çıkmıştır- şimdi ki sinemacıları olumsuz yönden etkilemesi çok anlamsızdır. Amerikanın Hollywood tarafından gelen kötü filmlerle büyüyen bir jenerasyonun, film zevklerini eleştirmek ne kadar doğru olur bilinmez. Fakat genç sinemacılarla beraber yükselen, ustalarında önemli katkılarda bulundukları son zamanlarda ortaya çıkan önemli Türk filmlerini de, sinemaya gidip izlemek yerine , “nasıl olsa yakında televizyon ekranlarına düşer” mantığı ile gitmeyip, onun yerine başka bir filme girmek bence eleştirilmesi gereken gerçek konudur. Eğer bu bir milliyetçilik ise, evet bu bir sanat milliyetçiliğidir. Büyük bir yükseliş içerisinde bulunan sinemamıza destek sinema salonlarında verilmelidir. İstatistiklere yansıyan izleyici sayıları ve gelirler sinema sektörü için çok önemlidir. Bu tartışmasız bir gerçektir.
Bir başka anlam veremediğim konu ise, izleyicinin, sevmediği bir oyuncunun oynadığı filme baştan notunu kocaman bir sıfır olarak vermesi olayıdır. Bu konu bana her zaman kendi içinde çelişkili bir durum olarak gelmiştir. Yani nasıl bir karaktere sahip olduğunu bilmediğimiz birçok oyuncunun filmini izleyip, o oyuncuya övgü dolu sözler söylediğimiz halde, çeşitli nedenlerle bize antipatik gelen bir oyuncunun oynadığı filme sırf onun yüzünden başdan notumuzu vermekteyiz. Örnek vermek gerekirse Mel Gibson ve Tom Cruise gibi iki değişik tarikata üye olan ve bu tarikatlar için önemli hizmetlerde bulunan oyuncuların filmlerini kaçırmayan, bu oyuncuları ağzı açık bir şekilde izleyen bazı izleyicilerin, örneğin “Cem Özer’i sevmem, çok antipatik” diyerek Adem’in Trenleri filmini izlememesi, hem o filme emeği geçen diğer sinemacılara ayıp, hem de Cem Özer’in kendisine ayıptır. Bu konu benim dün Adem’in Trenleri filminin dvd’sini izlerken aklıma geldi. Cem Özer yüzünden filme gitmeyen, izlemeyen birçok insan vardı etrafımda ve nedense bende etkilenmişim. Cem Özer benimde haz ettiğim biri değil, fakat ortaya koyduğu oyunculuk bana görenin altını çizerek söylüyorum çok başarılı. Ama başarılı değil demek için de, ne yaptığını bilmek ve izlemek gerekir diye düşünüyorum. Eğer böyle yapmazsak, Mel Gibson’un yanında Cem Özer’e haksız davranmış oluruz.
Birçoğumuz için sinemamız hayatımızın önemli eğlence unsuru olmuşdur. Benim görüşüm bu sektöre sinema salonlarına giderek yada orjinal dvd alımları ile destek olmak şeklindedir. Milli futbol takımının antrörünün aylık maaşının 130 milyar olduğu bir ülkede, sinemacılarında önemli paralar kazanmasında bir sorun olduğunu zannetmiyorum. Sanatçı üretken olmak için rahat yaşamak zorundadır, kafasının özgür olması gerekir. bu ülkenin bir ayda 130 milyarda,örneğin Çağan Irmak'a verip, ondan bir film çekmesini istediğini, muhtaşem karakter ve olaylarla dolu tarihimizin herhangi bir bölümünün filmini yapmak için girişimde bulunduğunu hayal ediyorum da. galiba sadece hayalimle kalıcam.

25 Kasım 2007

ELİZABETH:THE GOLDEN AGE VE İSTİNYE PARK

İstinye Park’a gittim dün. Girer girmez sıkıldım. Bu alış-veriş merkezleri büyüdükçe büyüyor. İstinye Park başlı başına bir semt gibi. Hemen bir kitapçıya dalıp, gözüme çarpan bir şey olursa alıp çıkmaya karar verdim. Krokiden kitapçıların yerlerine bakarken sinemaya çok yakın bir yerde bulunduğumun farkına vardım. O yöne doğru gittim ve sinemanın önüne geldiğimde filmlere göz attım. Pek methetmişlerdi bu sinemayı. 5 dakika sonra Elizabet:The Golden Age adlı film başlıyordu. Aldım biletimi ve girdim. Artık sinemaya gittiğinde nerde gittiğinden de öte, salonların kendilerini de iyi bilmek gerekiyor. Örneğin genellikle orta sıralardan aldığınız bir bilet size güzel bir izleme imkanı sunarken, başka bir salonda aşağıda veya yukarıda kalabilir, filmin çekiciliğini yitirebilirsiniz. Bu noktada İstinye Park sinemasına eleştirilerimi yapayım ve neden bir daha mecbur kalmazsam gitmeyeceğimi söyleyim. Çok net aslında. Girişte 15 milyon verdim. Herhalde içeride mükemmel bir ses sistemi ve görüntü sistemi var ki bu parayı alıyolar diye düşündüm. Ama öyle değildi. Ses çok kötüydü. Ayrıca ekran kare idi. Çok rahatsız edici, filmi kare olarak izliyorsunuz, belki bazıları buna aldırış etmeyebilir ama ben çok rahatsız oldum. Benim gibi orta sıralardan yer alan yaklaşık 15 kişide film başlar başlamaz arka koltuklara hücum ettik. Şunu da belirtmeden geçemiycem 1 şişe su 1.5 YTL. Bunları yazıyorum cimri veya paragöz biri değilim ama hiçbir özellik sunmayan bu salona, sadece adı popüler diye bu kadar parayı vermem. İstinye Park sinema, mecbur kalmadıkça bitmiştir benim için. 3 boyut salonuna ise gideceğim kesin.
Filme gelince Cate Blantchett oyunculuğunun zirvesinde. Anlatacak pek fazla bir şey yok, kraliçenin güçsüzlüğünü de gücünü de çok güzel yansıtmış. Clive Owen’ı ise Closer’dan beri severek takip ediyorum. Film ayırt etmeden çok fazla filmde rol alıyor. Bu filmde de oldukça başarılı buldum. Filmin genelinde ise savaş sahnelerinin yetersiz kaldığını düşünüyorum. İşin içine bazı sahnelerde bilgisayar teknolojisini soktukları, özellikle renklerde çok belli oluyordu. Kafama takılan bir sahne de kraliçe elizabeth’in savaş başlarken meydanda yaptığı konuşma. Kamera yerden çekiyor. Atın üstündeki kraliçe ve sırayla dizilmiş askerler. Askerlerin arasında bir boşluk vardı ve arkasının boş olduğu gözüküyordu. Binlerce askerin olduğu bir yer imajı verilirken, o aradan sadece 3 sıra askerin olduğu gözüküyordu. Bilemiyorum beklide ben çok hassas izledim. Bunlara rağmen özellikle tarih sevenlerin kaçırmaması gereken başarılı bir dönem filmi Elizabeth. Dönemin tarihsel yapısını diyaloglarla ortaya güzel koymuşlar. Ama sonuç itibari ile bu bir savaş değil aşk filmi.

Koşu Kanunu

Afrika'da her sabah bir ceylan uyanır. O ceylan, en hızlı aslandan daha hızlı koşması gerektiğini bilir, yoksa ölecektir. Afrika'da ...