İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

08 Mayıs 2017

O da günlerden bir gündü 1

Çocukluğum boğazda geçti. Yarı Bebek, yarı Arnavutköy. Çamlıbahçeliyim ben. Biraz akıntıburnu hırçınlığı, biraz Bebek koyu sakinliği. İnsanların karakterleri yaşadıkları coğrafya ile şekillenirmiş ya. İşte belki benim ve birçok arkadaşım dengesizliklerinin sebebi Çamlıbahçe oksijenidir.

Orada çok zengin arkadaşlarım da oldu, kıt kanaat zor geçinen arkadaşlarımda. Devlet okulunda okuyan arkadaşlarımda vardı, ülkenin en iyi kolejinde okuyanda. Ama beraberdik. Garip bir yapısı vardır Çamlıbahçenin. Biz öyle paranın insanları ayırmadığı belki son nesildik, mahallede oynayan, sokakta büyüyen son nesildik. Mahalleler arası maçların yapıldığı son nesil. Halı sahayı ilk gören nesilde bizdik, ilk oyun bilgisayarlarını da. Disketten, kasete, kasetten cd’ye geçerek büyüdük. Uzun lafın kısası, yüz yüze iletişim kuran, kurabilen son nesildik. Bugün yine bir yerlerde bir araya gelirsek cep telefonu aklımıza gelmez. Yüz yüze, gözlerimize bakarak konuşuruz, kısaltmadan, sıkılmadan küfrederiz hatta. Güleriz, gülmeyi biliriz. Eğleniriz, eğlenmeyi de iyi biliriz. Ne zaman susulması gerektiğini biliriz. Vefa nedir, saygı nedir biliriz. Klasik müzik dışında, belki de her tarzda en iyi müzikler bahsi geçen zamanda çıkmıştır. Yani 90’ların başında çocuk, sonunda genç olanların zamanında…

Pearl Jam, Nirvana, Metallica, 2 Pac, Orhan Gencebay, Cartel, Cypris Hill, Madness, Ace of Base, Spice Girls, Eric Clapton…. Öyle çok uzatırım ki bu listeyi… Akımlar hayatımıza yön verdi. MTV’nin hayatlarımıza direk karıştığı dönem…

Artık anılarımı yazacağım, hangi birini yazacağım bilmiyorum ya 😊 İşte Çamlıbahçeyi anlattım biraz. İlk yazıda oradan olgunluğa başlayan yürüyüşe olsun. Bu yürüyüş hem de gerçek bir yürüyüştü.  

Anne sana yalan söyledim. Servis beni sahilden almıyordu. Sırf o servise binmek için, her sabah ve akşam 3’er kilometre yürüyordum. Hem de o yolun yarısını yokuş tırmanarak yapardım. Yolu bilenler bilir yolculuğum her sabah, çamlıbahçeden Bebek’e yürüyerek başlıyordu. Dik merdivenlerden çıkarak Alican’ın evine gelirdim. Boğaza tepeden bakan, son derece güzel ve değerli bir evdi. Alican o zamanlar en iyi arkadaşlarımın başında gelirdi. Sabah ona geldiğimde, onun hazırlanmasını beklerken hep MTV açık olurdu. Kafamda orada, o odada ayna gibi 3 şarkı, ne zaman bu şarkıları duysam bu an aklıma gelir. Crash Test Dummies – Mmm Mmm Mmm, Nirvana – The Man Who Sold The World ve Robert Miles – Children…. ve tırmanmaya devam…

Servis bizi Hisarüstünde Boğaziçi Üniversitesinin futbol sahasının olduğu yerden alırdı. Düşünüyorum da şuan her gün o yolu gitmek tam bir manyaklık, delilik. Neden bu deliliği yaptığımın birçok psikolojik ve sosyolojik açıklaması olabilir. Ben bunları bir yana bırakarak, o günkü sıkı dostlarıma, o servis içinde hayatımı paylaştığım dostlarıma; Alican, Caner, Seda, Natalie, Zeynep, Tuğba, Pınar, Tarık, Selin… Selam olsun… Özlendiniz… Bir gün bir sofrada bir araya gelme ümidiyle…


20 Eylül 2013

Hayal, hayallerim, Ali İsmail'in Hayalleri?

Şuan otobüsle İzmir'den İstanbul'a giderken üniversite yıllarında yaptığım sayısız otobüs yolculukları aklıma geldi. İstanbul-Ankara arasını kaç kez gittim kim bilir.

Yolculuklarımda unutamadığım, yada beni en çok etkileyen olay 1999 Gölcük Depremi sonrasında otoban kenarına kurulan çadırkent'ler. Yıllarca her yolculuğumda yanından geçtiğim ve seyretmekten başka hiçbir şey yapamadığım acı alanları.

Diğer bir aklımda kalan ise Bolu Dağı’nda verilen molalar. Neredeyse her mola aklımda poster. O kadar çok sevdim ki o dağda, ormanın içinde biraz durabilmeyi.

Yolculuklarımdan aklımda kalan diğer bir durumda hayallerim. Hayallerime yön verende hep kulağımdaki müzik. Bu yazıyı da aslında yine hayal üzerine yazıyorum. Kulağımda yine müzik ama hayal yerine gözümde daha çok uyku. Hayal kurmak yerine uyumanın daha kolay geldiği yaşta yada hayat yorgunluğundayım.

Hayatım, gerçekleştiremediğim hayallerimle dolu. Ama bu mutsuz olduğum anlamına kesinlikle gelmiyor. Aslında tam da tersine hayata daha güçlü bağlar insanı hayaller. İlla da gerçekleşmesi gerekmez. Hayallerde gerçekler kadar güzeldir.

İstanbul-Ankara arası yolculuklarımda kurduğum en büyük hayalde neydi biliyor musunuz? Yine yolculuk...
Bir organizasyon hayal ederdim kulağımdaki müziklerin etkisiyle. Bir otobüs. O otobüsü dolduran ünlü müzisyen ve grupları. Organizasyonu benim ve arkadaşlarımın yaptığını, gönüllü bir turnede olduğumuzu, konserlerin doğuda olduğunu, gittiğimiz yerlerin otobüstekilerin daha önce konser vermediği yerler olduğunu hayal ederdim. Hatta organizasyonun çok etkili olduğunu ve büyük şehirlerden de gençlerin bu konserlere geldiğini, benim gibi insanların doğuda, daha önce hiç gitmediği ve bilmediği insanların yanına, saçma siyasetçilere inat bir araya geldiklerini hayal ederdim. Ve biliyordum ki barış istiyorsanız bu işi bırakmamanız gereken tek grup var, siyasetçiler...

Ne kadar da safça bir hayalmiş oysaki...

Safça da olsa güzeldi işte ve hayallerde gerçekler kadar güzeldi.
Bazen daha da güzel...

Ben Ali İsmail Korkmaz'ın yaşında, korkmadan hayal kurmaya başlamıştım... Onun hayallerini hayata geçirmesine izin vermediler...
Artık hayallerden bile korkuyorlar...

02 Ocak 2008

1453 SON BÜYÜK KUŞATMA

Tarihçileri her zaman uğraştıran konudur rivayetleri düşünmek ve araştırmak sanırım. Hiçbir zaman kesin bir sonuca varılamayacağı şüphesiz. Ya Hitler Rusya’ya girmeseydi, ya Waterloo savaşını Napolyon kazansaydı, ya Kristof Colomb yanlış yöne gittiğinin farkına varsaydı, ya Çin Seddi’nin yapılması akla gelmeseydi….
Peki ya Konstantinapolis alınmasaydı… Belki de tarih boyunca yaşanan bu olayların en önemlisi İstanbul’un fetih edilmesi.
Son derece ilgi duyduğum bu konu ile ilgili Roger Crowley’in 1453 – Son Büyük Kuşatma adlı kitabını büyük bir zevk ve hızla okudum. Tarih okumayı seven herkese şiddetle tavsiye ederken, roman tadında yazılmış bu kitabı aslında herkese tavsiye etmek istiyorum. Kitabın içinde ki tarihsel olayların doğruluğu ya da yanlışlığını tartışacak olanlar hiç şüphesiz tarihçiler. Fakat son derece akıcı ve tarafsız bir kitap 1453. Roger Crowley uzun seneler boyunca araştırmaları için İstanbul’da yaşamış, aynı zamanda bilimsel yanıyla da güvenilir bir kaynak ortaya koymuş. Süreç içerisinde ki hiçbir olguyu kaçırmamaya çalışmış ve kitabında kullanmış.
Dünya tarihinin değiştiği yerin üzerinde yaşamak bana heyecan veriyor. Bu süreçte yaşananları öğrenmek ve bizzat okuduklarını, öğrendiklerini gidip o coğrafya üzerinde hayal etmek bulunmaz bir fırsat bence.

30 Aralık 2007

SAHAFLAR ÇARŞISI, TOPKAPI SARAYI ve FOUR SEASONS


Dün sahaflar çarşısına gittim. Gitmez olaydım. Sahafların oluşum amacı eski kitap. Fakat içerde eski kitap bulmak bir mucize. Sahafların yarısı, belki daha fazlası öss, kpss v.b. gibi ders ve test kitaplarına ayrılmış. Diğer bir yarısının büyük bir çoğunluğu ise din kitapları satıyor. Geriye kalan azınlıktaki kitapçılarda zaten her kitapçıda bulabileceğiniz kitapları satıyor.Çarşının girişinde de “el kasibu habibullah” , yani “Tanrı ticaret yapanı sever” yazıyor. İşi iyici ticarete dökmüş sahaflar çarşısı da. Kapalıçarşı’nın komşusu olmak kolay değil. Hayal kırıklığı ile oradan ayrıldım. Sultanahmet’e yürüdüm. Amacım aslında, her ziyaretimde görmeyi Topkapı Sarayı Müzesi’ni ziyaretten sonraya bıraktığım, ama ya yorgunluktan yada zaman kalmamasından bir türlü göremediğim Ayasofya Müzesi. Ama bu seferde beni vazgeçiren bilet kuyruğunda ki turist kafilelerinden oluşan uzun kuyruk oldu. Rotayı yine Topkapı Sarayı’na çevirdim. Sarayı çok gezdim. Ama İlber Ortaylı hocanın müdürlüğünden sonra gerçekleşen değişimleri merak içindeydim. Aslında asıl amacım okuduklarımla artık başka bir gözle bakacağım Harem kısmını gezmekti. Gezdim de. Burası benim için büyük bir konu.Burası hakkında bu yazıda söyleyebileceğim, sıkı giyinerek herkesin burayı mutlaka görmesi gerektiği.
Topkapı Sarayı Müzesine girmek için 10 milyon ödüyorsunuz, daha doğrusu benim gibi indirim alamayanlar ödüyor. Girişte ki uzun listedeki meslek ve durumların hiçbirine kendimi sokamadım, paşa paşa ödedim 10 ytl’yi. Ayrıca harem’i gezmek için bir 10 milyon daha vermeniz gerekiyor, işte bunu herkes ödüyor.
Topkapı Sarayı Müzesi’nin bazı bölümleri restore içinde, sürekli güzelleştiriliyor ve rahat dolaşım için çalışmalar yapılıyor. Kapıda 5 ytl’ye kiraladığınız kulaklık sistemi ile müzeyi dolaşırken, gittiğiniz bölümde karşınıza çıkan numarayı makinenize tuşluyor, bir yandan gözlem yaparken bir yandan da kulağınızda oranın hikayesini dinliyorsunuz. Kutsal Emanetlerin bulunduğu yer restore edilmiş, daha korunaklı ve daha güzel olmuş.
Başka ülkelerden insanlar Topkapı Sarayı'na yoğun ilgi gösterip bilgileniyor, aynı zamanda gözlemliyorlar. Oysa ülke insanımızı geçtim, İstanbul’da yaşayan bizlerin bile buraya gösterilmesi gerek değeri ve ilgiyi verdiğimiz konusunda şüpheliyim.
Belki takip ediyorsunuz. Üç gündür Milliyet gazetesinde çıkan haber doğrultusunda, Sultanahmet’te ek bölümlerinin yapımı devam eden Four Seasons otelinin inşaatının, eski Bizans sarayının üstüne yapıldığı, bu bölge’nin arkeolojik değerinin tam olarak bilinemediği, çünkü arkeolojik çalışmaların yapılmadığı, bölgede sadece Bizans’ın değil Osmanlıları’nda önemli eserlerinin bulunma ihtimalinin olduğunu içler acısı fotoğraflarla takip ediyor, orada o otelin yapım iznini veren kurulun, sorular karşısında “hatırlamıyorum” ve “önemli bir karar değildi, hafif bir karadı” gibi pişkin pişkin cevaplarını şaşkınlıkla izliyorum, diyecek bir şey bulamıyorum. Ayasofya’dan Topkapı Sarayı’na doğru yürürken karşıma çıkan pis, metal duvar, arka tarafta dönen pisliklerin görülmesini önlese de, aslında arkasında ne gibi pisliklerin döndüğünün ispatı gibi.

28 Aralık 2007

BİR BEYOĞLU YAZISI...


Elvelki akşam İstiklal caddesinde yürüyorum, Pınar’ın doğum günü yemeği var. Güzel bir yemek yiyip Pınar’ın doğum günü kutlanacak, öyle de oldu. Uzun zamandır görmediğim arkadaşlarımla güzel, eğlenceli bir fasıl eşliğinde rakımızı içtik, sohbetimizi yaptık. Ama benim asıl aktarmak istediğim yemeğin öncesi. Boydan boya yürüdüm İstiklal Caddesini. Bu benim nerdeyse kendimi bildim bileli, bir başka deyişle, Beyoğlu’nu gördüm göreli yaptığım bir yürüyüştür. Bu yürüyüş aslında benim için bir düşüncedir. Hayatımın belli noktalarının özeti gibi orası.
İstiklal caddesiyle yanlız olarak ilk tanışmam sanırım 12-13 yaşlarıma denk gelir. İ.T.Ü ‘de oynadığım basketbol nedeniyle neredeyse hergün Taksim’e çıkardım. Sabah antremanı ile akşam antremanı arasında yemeğimizi yedikten sonra dinlenmeye ayrılan sürenin adı benim için çoğunlukla İstiklal Caddesine kaçmak olurdu. İstiklal Caddesine kaçmanın amacı ise 3 Filmi birden ardı ardına izlemek aktivitesi olmuştur. Kadınları beyaz perde’de de olsa ilk kez çıplak olarak gördüğüm yerdir yani İstaikla Caddesi. Daha sonraları belli dönemlerle, dinlediğim müzik ve bu müziğin arkadaşlıklarının Taksim’de kesişmesi, şimdi özentilerim olarak adlandırdığım insanların, müziğin, hayat tarzının bazen tüm yapmacıklığı ile bazen tüm gerçekliği ile beni Beyoğlu’na çekmesi, neredeyse bütün günümü Yeşilçam sokağında geçirdiğim zamanlar, Nevizade sokağında yapılan bira veya rakı geceleri, babamla beyoğlu’nda buluşup içilen rakı veya biraların eşliğinde sohbetlerimiz, Sen Antuan kilisesi’ne girip, neden girdiğimi bilmeden banklarda oturup Hz. İsa’nın heykeline uzun uzun bakmam, sinema, tiyatro, festivaller, Tünel’de sohbetler, yemekler, barlar, konserler, Victor Levi’de şarap , kahve, Kemancı, Mojo, 45’lik, Pendor, Robin Hood, Godet, Babylon.... sonu gelmiyecekmiş gibi. Nerdeyse İstiklal Caddesinin her anını, her zaman dilimini yaşamış gibiyim.Ama işde ben onu tanıyorum da o beni tanımıyor.
Beyoğlu’na çıkmak aslında bir cesarettir. Bu cesareti nasıl göstereceğiniz ise belirsizdir. Çünkü her an cesaretinizi gösterebileceğiniz bir olay karşınıza çıkabilir. Taksim’den caddeye doğru baktığınızda günün her saati orada binlerce insan görürsünüz. Cadde doluyken ara sokaklarda bundan her zaman nasibini almışdır. Ama Beyoğlu’nda hangi ara sokağa ne zaman gireceğini bilmek, işde bu noktada bir tecrübe ve cesaret gerektirir. Benim bir zamanlar yaptığım gibi, Nevizade sokağına gitmek için birkaç sokak erken girip, caddeyi pararel yürümek, yani kerhanelerin ortasından, dönme sesleri ve pezevenglerin daveti eşliğinde yürümek bir salaklık cesaretidir. Bunun açıklamasını şimdi sadece gereksiz bir adrenalin olarak adlandırabilirim.
Şuan bizim Beyoğlu dediğimiz bölge, yeryüzünde oluştuğu andan itibaren sanırım her zaman önemli bir yer olmuştur. Her tarafı bizlere rağmen tarihle iç içedir Beyoğlu’nun. Bu tarih'de yaşamak her ne kadar şans ise’de, Beyoğlu’nun kendi ellerimizle içine etmekte o denli utanılacak bir olgudur.
Bu bölgenin kendisi her yönüyle bir çelişkidir. Beyoğlu her kesimden insanı kendine çekmeyi başarır, birbirinle çelişen ne varsa çektiği gibi. Ama çelişki eğer yılların Markiz pastanesinin üzerinde Robert’s Cafe yazmak ise, bu çelişki değil bu saçmalıktır. Yıllarca kapalı olarak kalan tarihi Markiz pastanesi, adının Robert’s Cafe ile anılması için mi açıldı. Keşke kapalı olarak kalmaya devam etseydi. “Bir milleti ele geçirmek istiyorsan önce dilini, kültürünü yok edeceksin”derler. Doğru da derler. Beyoğlu’nda türkçe isimli dükkan, mağaza ismi o kadar az ki.
“Seni unutmayacağız, beyoğlu hep aydınlık kalacak” diye Vitali Hakko’nun anısına, üzerinde bir Beyoğlu görüntüsü ve kendisinin fotografının bulunduğu bir afiş , caddenin tam orta yerine asılmış. Afişin asıldığı yer "tüpçü" Yıldırım Demirören’in Beyoğlu’nun orta yerine yaptırdığı, büyük binanın yapılışının görülmemesi için oluşturulan çirkin duvarın üzeri. Duvarın arkasından nasıl bir bina çıkacak belli değil, fakat Beyoğlu’na yakışacakmı ondan şüpheliyim. İnsanların zor yürüdüğü bir noktada, caddeyi neredeyse yarı yarıya daraltmış durumda. Beyoğlu’nun aydınlığı sloganını Vitali Hakko’yu kullanarak oraya asmak çelişkinin ta kendisidir.
Beyoğlu’da, Beyoğlu düşüncelerim gibi karmakarışık ve sonu yokmuş gibi. Beyoğlu yazısı yazmak da orada yaşamak kadar cesaret istermiş, mutlaka birşeyi unutacağın bir yazıda daha fazla yazmak istemiyorum...

12 Aralık 2007

GORALI

Tostlara verilen garip isimlere bayılıyorum. Sanki hepsi içinde bir hikaye barındırıyormuş gibi. Bildiğimiz kaşarlı sucuklu tosta “yengen” demenin mantığını şuan için bilemesemde “goralı” denen muhteşem buluşun hikayesini biraz da olsa aktarayım.
İstanbul’da özel bir büfe kültürü var. İsimleri ile ünlü bir çok büfe var, bu büfeler artık zincirleme dükkanlar açmaya çokdan başladılar. Taksim meydanındaki büfelerin yarısını “Bambi” ele geçirmiş. Kızılkayalar hamburgeri ile efsane olmuş durumda ve şehrin değişik yerlerine şubeler açmakta. “Şampiyon” yada “mercan” da kokoreç ve midye konusunda markalaşmış durumdalar. Bu markalaşmış büfeler, artık markalaşmış ürünlerde ortaya çıkartıyorlar. Kızılkayalar’ın hamburgeri, Bambi’nin kaşarlı dürümü gibi. Ama bazı ürünlerin isimleri şehrin her yerinde aynı. Bu isimlerden biri de “goralı”. Ama malesef gerçek goralı’yı yemediğimizi ufak bir araştırmadan sonra hemen öğrenebiliyorsunuz. Herkesin evinde bile yapabileceği kadar kolay bir yiyecek değilmiş goralı. evimizde sosisi hazırlayıp, üzerine amerikan salatasını koyup( ankaralılar rus salatası derler ) , isteğe bağlı olarak turşu ve ketçap, mayonez’i sandviç ekmeğinin arasına koyduğumuz zaman elde ettiğimiz bir goralı değilmiş. Bu büfeler yıllardır bizleri kandırıyorlar, bizlere goralı adı altında basit bir sosisli sandviç sunuyorlar.
Cem Yılmaz’ın filmi ile çok haşır neşir olduğumuz Goralı ismi, filmi yapanların tamamen uydurma demelerinin aksine, aslında yeryüzünde bulunan bir kavim . Gora, Makedonya’da dağlık bir bölgenin adı ve burada yaşayanlara ise goralı denmekte. İşde bu bölgeden göçüp ülkemize gelen ve goralı soyadını alan goralı kardeşlerin bir ürünü gerçek “goralı”. İşin püf noktası etinde. Formülünü kendileri biliyor ve kimse ile paylaşmıyorlar. On dört farklı goralı çeşidi olduğunu söylüyor goralı kardeşler. Bu çeşitliliği karışımları oluşturan malzemelerin çeşitliliği sağlamakta imiş. Gerçek goralı’nın adresi belli. İlk goralı yapan büfe, çoğu Ankaralı’nın bildiği gibi, sakarya caddesindeymiş. Şevket Goralı’nın sahibi olduğu bu yer, kardeşi Ferit Goralı’nın askerliğini yaptıktan sonra İstanbul’a göçmesi ile İstanbul’a da taşınmış. Bugün halen Fındıkzade’de ki dükkanlarından Goralı satmaya devam ediyorlar Ferhat Bey’in torunları . Markalarını tescilleştirmiş durumdalar ama bütün şehirde “goralı”olarak basit bir sosisli sandviçin satılmasına da kızıyorlar. Bundan sonra goralı istemek yok büfelerde, “sosili ver abi, üstünede amerikan koy”. İlk fırsatta da Fındıkzade de gerçek goralı yemek gerek.

06 Aralık 2007

The Best Taxi Driver - İhsan AKNUR

Taksilerden oldum olası haz etmiyorum. Taksi’ye binersin “merhaba” yada “iyi günler” dersiniz, cevap olarak kafasını ters tarafa çeviren bir şoför bulabilirsiniz. Yada cevap olarak ne dediği anlaşılmayan,”merhaba” demeye bile üşenen bir taksi şoförünü. Önünde ilk hatalı sürüş yapan diğer şoföre kükreyerek bağırabilir, bir anda vücuduna enerji gelebilir. Adamların sanki seni istediğin yere götürmesi bir işkence gibi gelir. Müşteri seçerler, o tarafa gitmem derler v.s. Hepsi böyle değildir tabii ki. Arabalarına bindiğin için sana dövecekmiş gibi bakıp, hiç konuşmayanlar kadar çok olmasada tam tersi olanlar, çok kibar ve saygılı olanlara da rastlayabilirsiniz. Ama ben İhsan Aknur gibisini hiç görmedim. Şuan onun arabasına binmek için can atıyorum. National Geographic’de taksi belgeselini birkaç kez izlemişdim. Ama malesef asıl izlemem gereken bölümü kaçırmışım. Belgeselin en çok izlenen bölümüne imza atmış sayın abimiz. Geçen hafta bir arkadaşım gönderdiğinde bu video’yu çok gülmüşdüm. Mütiş eğlenceli, biraz deli bir abimiz İhsan Aknur. Zaten kendisi de “ben normal değilim” diyerek bunu ortaya koyuyor . İlk olarak taksiciliğe turistlerin yoğun olarka bulunduğu Sultanahmet’de başlamış. Kafasına koymuş yabancı dil öğrenmeyi ve ingilizce öğrenmiş. Takside bir not defteri tutmaya başlamış, bittikce yenisini açmış. 1000’lerce sayfadan oluşan müşteri notları var. Yakın da kitap olarak çıkarırsa şaşırmam. Birçok televizyon kanalında boy göstermiş. http://www.besttaxidriver.com kendi internet sitesinin adresi. Görüldüğü üzre kendini en iyi taksi şoförü ilan etmiş. Sitede yer aldığı televizyon programlarının görüntüleride bulunmakta. Zamanla İhsan Aknur’un popülerliği arttıkça arkadaşları yurt dışından olmaya başlamış. Hayatı oldukça hızlanmış, karısı bu durumdan rahatsız olunca boşanmışlar. Film gibi bir hayat yani, eminim yazılacak çok şeyi vardır ama, bu adam öncelikle yaşanır. Gayrettepede imiş taksi durağı aklıma kazıdım ben.

03 Kasım 2007

metroda yalnız...


Bu akşam her zamanki Metro yolculuklarımdan birini yapmak için taksim 4. levent metrosundan aşağıya indim. Metro hazırdı, peron bomboşdu, inatla son vagona kadar yürüdüm. İçeride kimsenin olmadığının farkına oturunca vardım. MP3 Player’ım , kulağıma The Clash gönderiyodu. Should ı stay or go now. Kapı kapandı, içeride yalnızdım. Kulaklığımı çıkardım, şarkıyı bağırarak söylemeye başladım. Avazım çıktığı kadar bağırdım, bir ara ayağa kalktım dans ettim. Vagonlar Levent durağına girdiğinde yerime oturdum, kulaklığımı taktım. Iron and Wine, such great heights. İçeri girenler yüzümdeki gülümsemeyi görüp anlamsız baktılar. Onlar biraz önce olanları görmediler, duymadılar, yanlızlığın zevkini bilemediler...

25 Ağustos 2007

26 MAYIS 1993 GUN'S ROSES


Çalan şarkılar size bazen geçmişi, anılarınızı hatırlatır. Onlardan birini yaşıyorum rasgele sıraladığım mp3’ler bilgisayarımda çalarken. Önce Gun’s Roses çaldı- I used to loved her. Daha sonra Soul Asylum-Runaway Train. Bana hatırlattıkları şey ise bir konser. Hem de eski bir konser. Sene 1993. Ahmet San’a saygılar. Türkiye’de stadyum konserleri kavramı oluşmuş. İnönü stadı bu göreve sanki dünden hazır. Stadyum konserlerinin ikincisi yapılacak 26 Mayıs 1993 günü, Gun’s Roses konseri. Use Your İllisions turnesi dahilinde olan bir konser, yani Gun’s Roses’ın tam güç meydanlarda olduğu zamanlar. Şuan nerdeyse her hafta sonu yapılan festivaller, konserler düşünüldüğünde o zamanlar için gayet acemiyiz tabi. Sene 1993 yani bendeniz 15 yaşımda oluyorum.
Anneme aylarca konsere gitmek için yalvardığımı hatırlıyorum, 15 yaşında bir erkek evladı olarak izni nasıl kopardığımı, hatta konsere kiminle gittiğimi, yanımda kimin olduğunu şuan da hatırlamıyorum. Queen dinleyerek büyüyen biri olarak o yaşımda Brain May’i alt grup olarak izleyeceğim için gerçekten çok heyecanlı olduğumu hatırlıyorum. Diğer bir alt grubunda Soul Asylum olduğu yazıyordu bilette. Grup hakkında hiçbir fikrim yoktu o zamanlar. İnternetim yoktu J pek araştırma yapamadım. Zaten çıkmadı sahneye Soul Asylum. Daha sonraları şuan da hala dinlediğim Runaway Train şarkılarını dinleyince içimde hala bi uhde olarak kalmışdır, keşke çıksalardı da bilmeden de izleyebilseydik diye.
15 yaşında bir çocuk olarak konser için dışarıda beklerken- ki o yıllara genelde Metin Ali Feyyaz’ı izlemek için beklerdim o stada J - konseri düzenleyen adamcağıza, yani Ahmet San’a o zaman ki benden büyük sayın rock’çı ağabeylerimin neden İbne Ahmet San diye bağırdıklarını hiç çözemedim J. Sanki evde ne güzel oturuyorduk, getirme böyle pislikleri de zamanımızı buralarda harcamayalım mı demek istiyorlardı, anlayamadım hiçbir zaman.
Gerçekten böyle organizasyonlara yabancı bir topluluk olarak ordayken, itiş kakış küfürler içinde o konser alanına girebilmeyi başarı olarak görüyorum.
Ama içerisi bambaşkaydı. Girdiğimde ilk düşündüğümün yine futbol ile alakalı olduğunu hatırlıyorum. Tribündeki herkesi tek tek yüzlerini görebiliyordum. Buda maçlarda futbolculara küfreden seyircileri futbolcuların direk görmesi demekti. Nedense o yaş da bu çok garibime gitmişdi.
Konser alanında ise her şey çok farklıydı. Herkes sanki arkadaşım gibiydi J Konserin baslamasını yerde oturarak beklediğimi hatırlıyorum . Beklerken sürekli AC//DC çaldığını hoparlörlerden hatırlıyorum. She’s got the Jack şarkısıda bana hep bu anı hatırlatır.
Brain May sahneye kafasında fes ile çıkmışdı. Sevmemişdim bunu ama en öndeydim. Onu birkaç metre uzaktan görüyordum, gitar çalışını izliyodum. Bu çok şey demekti, tarif edilemezdi, ki birazdan aynı yerden Slash’in gitar çalışını izleycektim.
Brain May sonrası bir 2 saatlik gecikme ve protesto ile gecmişdi. Axl’ın bir çığlığı ise hepsini silmişdi. Konser anından pek bir şey hatırlamıyorum aslında. Axl’ın o gece çok asabi olduğunu hatırlıyorum, bu çok yazılıp çizildi zaten. Konseri iki kere maytap atılması sebebiyle kestiğini hatırlıyorum. Başkada bişi hatırlamıyorum şuanJ Ama ordaydım işde. Birçok yaşıtım evde iken ben ordaydım.

Anne seni seviyorum J .

Koşu Kanunu

Afrika'da her sabah bir ceylan uyanır. O ceylan, en hızlı aslandan daha hızlı koşması gerektiğini bilir, yoksa ölecektir. Afrika'da ...