Spor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Spor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Şubat 2016

KAHROLSUN ASANSÖRLER, YAŞASIN MERDİVENLER

Yeni yıla girerken, kendi kendime söz verdim… Daha sağlıklı besleneceğim, daha fazla spor yapacağım, kısacası daha sağlıklı olmak için çalışacağım…

Oram ağrıyor, buram ağrıyor, başım ağrıyor, neden bu kadar çabuk yoruluyorum diye şikayet etmek yerine, cevabını bildiğim bütün bu soruları gidermek için çalışacağım… Üstelik bir de spor adamıyım, insanlar bana nasıl spor yapacaklarını sorarken (genellikle kilo verme amaçlı), program isterken benim aksi şekilde yaşamam pek de doğru değil.

Aslında bu sendrom, yani spor yaptırmaktan spor yapmaya vakit bulamama sendromu, bir çok spor insanında var. Ama işte hepsi palavra, bir şekilde zaman bulunur, en azından sağlıklı beslenilir.

Şu program meselesine gelince de aslında hayatım boyunca hiçbir program dahilinde çalışmadım, yemek yemedim. Sağlıklı olan yiyecekler belli, günde alman gereken protein belli, kalori belli. Proteini ne zaman alman gerektiği belli… Belli de belli, çok az okumakla bile bunları öğrenebilirsiniz.

Dikkat edilmesi gereken aslında, yeme saatleriniz ve eğer spor yapıyorsanız, spordan önce ve sonrasında nasıl besleneceğiniz, ne kadar yiyeceğiniz.

İnsan vücudu hareket etmek üzere programlanmıştır. Hareket etmeden yerseniz balon gibi şişerseniz. Bu kadar basit.

Kahrolsun asansörler, yaşasın merdivenler…


Kilo verme kararı almanız, zevk aldığınız bir çok yiyecekten uzak kalmanız anlamına gelmez. Bunu unutmayın, mesele ne kadar yediğinizle alakalı. Aynı doğrultuda spor yapmak size sıkıcı gelebilir. Bu demek oluyor ki size uygun olan sporu yapmıyorsunuz. Mutlaka sizi eğlendirecek bir spor dalı vardır. Onu bulun ve yapmaya çalışın.

Spor yapmak için illa bir spor salonuna, hocalara, programlara ihtiyacınız yok. En kolayından, sokağa çıkın ve yürüyün yeter. Evde de oldukça fazla egzersiz yapma şansına sahipsiniz. Evinizde ki sandalye bile sizin en iyi spor partneriniz olabilir.

Şu program, bu diyet önerisi, şu spor salonu hocası… Boş verin, kendinizi şartlandırmayın… Yemenize, içmenize dikkat edin, hareket edin yeter…


Sağlıkla kalın… : ) 

13 Eylül 2013

Neden Eleştiremiyoruz?



Ülkemizde bir laf kalıbı var. “Tabi ki eleştiri olacak, ben eleştiriye her zaman açığım, ama eleştiri yapıcı olacak.” Bu ülkede yaşıyorsanız yüzlerce kez bu söyleme maruz kalıyorsunuz demektir.  Peki, hiç şunu duydunuz mu? Bu eleştiri gerçekten çok yerinde, “yapıcı”, bu eleştiriyi ciddiye alacağım! Ben duymadım, duyduysanız şanslısınız. 

Dün, Bogdan Tanjevic’in istifasının açıklanacağı basın toplantısı 2 saat sürdü. Toplantının belli bölümlerinde TBF Başkanı Turgay Demirel, A Milli Takım Menajeri Harun Erdenay ve Milli Takım kaptanı Hidayet Türkoğlu, öncelikle İbrahim Kutluay’a gönderme yaparak, “yapıcı olmayan” eleştirileri şikayet ettiler. 

Bu edilen şikayet ülkemizin bir hastalığı. Başarısızlığı net olanın sığındığı bir kapı.

İbrahim Kutluay eleştiri yapıyorsa işinin gereği yapıyor. Eğer bizim gördüğümüz yanlışları bize anlatmazsa işini kötü yapmış olan bir yorumcu olur. Asıl görevi olmasa bile, Hido’nun vurgu yaptığı “milli takım kaptanı” sıfatı yüzünden, yine eleştiri yapma hakkı vardır. Ne bekleniyordu? Takım çok iyiydi, attık ama girmedi, şanssızdık denmesini mi? Eleştiri yapanların ne söylenmesi isteniyor?

Üstelik bir de durum öyle bir noktaya geliyor ki, eleştiriler karşısında başarılı kariyerler anlatılıyor. Konu o sporcunun kariyeri yada takımın tarihi değil ki. 

Samimiyetle (Tanjevic’in dünkü toplantıda yapmaya çalıştığı gibi) hataların konuşulması neden kötü olsun? Neden o şapkayı önlerine koymazlar? 

Milli takım forması o, tabi ki çağrıldığınızda düşünmeden (maddi-manevi) geleceksiniz. Bunu defalarca dile getirmenin ne anlamı var? 

Çağırılıp da gelmeyeni rahat rahat konuştuğunuz gibi hak ettiği halde takımda olmayanların da konuşsanız… 

09 Eylül 2013

MOLA



Bir basketbol takımını anlamak için mola anlarına bakabilirsiniz. 

Koça inanmış, güvenmiş takımlarda molalarda konuşan bir otoriteyi görürsünüz. Koçu anlamaya çalışan, söylediği cümleyi bırakın kelimelere odaklanmış basketbolcuları görürsünüz. O takımın molasında koç konuşur, yardımcı antrenörler koçu izler, bir şeyler öğrenmeye çalışır, koçun görmediği önemli bir unsur varsa uyarır, bunu oyuncularda yapabilir. Takım olmak böyle bir durumdur ve takım görüntüyü bir araya gelindiğinde verir. 

Birde koça güveni kalmamış bir takım molasına bakın. Oyuncular gökyüzüne bakar, birbirleri ile konuşur, sularını içerler ve koç bir şeyler diyorsa arada sırada kafa sallarlar, dinliyormuşçasına. Mola bitiş kornasını duyduklarında koç konuşuyor olsa dahi yerlerinden kalkıp, başka noktalara bakarak sahaya girerler. 

Bugün amatör bir takıma gidin, daha ilk maçta, molalarda, oyun ve pozisyon anlatmak yerine “hadi aslanlarım” diyen antrenör görürseniz bilin ki, ilk maçın sonunda o oyuncular yöneticilere bu durumu aslan oldukları halde şikayet edeceklerdir. Bunun en başta ki nedeni bu durum karşısında maddi bir çıkarlarının olmamasıdır, yanlış olanı gözlemledikleri için bunu düzeltme istekleridir. Basketbolda en önemli unsurlardan biri konuşmaktır, doğru iletişimdir. 

Ben A Milli Basketbol takımımıza baktığımda konuşmayan bir takım görüyorum. Yüzlerinde mutsuzluk ifadesi, bazılarında milli formanın ağırlığı ile bireysel mücadele isteği… Ama ağızlar kapalı. Basketbolda saha içinde konuşmak “yardım” anlamına gelir. Ne saha içinde konuşuyorlar, ne molada koç konuşuyor. İletişim yok, koça inanç yok. Oyun tahtası olmayınca gözler apayrı yerlerde. Yeryüzünde board kullanmayan tek antrenör kaldı, Bogdan Tanjevic. 

Durum bu iken, o takımın adı da milli takımken, oyuncularımızın da amatör ruhlarına biran için bile olsa dönmeleri gerekmez mi? Yanlış düzenler, yanlış pozisyonda oynamalar… Bunların hepsi kendilerine de zarar veriyorken, neden konuşmazlar?

Önce Spor Kültürü



Bu saçmalıkları bu ülkede hep gördük, görmeye de devam ediyoruz. Etrafınıza bakın olimpiyat hakkında mantıklı bir açıklama yapan herkesi, neredeyse vatan hainliği ile suçlayacaklar. Olimpiyatın neden 5. Kez alınamadığı hakkında yorum yapmakta neden bir sıkıntı olsun. Herkesin kendi gibi düşünmeyenleri eleştirdiği ama eleştirinin ne anlama geldiğini bilmeyen bir ülkeyiz.
Bugün bir yerlerde spor namına bir köşesi olan, lafını söyleyebilecekleri bir platformu olan herkes olimpiyat adaylığı ve süreci ile ilgili yazılar yazıyor, söylemlerde bulunuyor. Bu işin nasıl olduğunu, adaylık sürecinin nasıl işlediğini bilmeden, daha önceki hiçbir adaylık sürecine göz atmadan sağdan soldan aldıkları bilgilerle, düşünmeden, kopyala yapıştır laflarla gündem yapıyorlar ve merak etmeyin yarın yine futbollarına geri dönecekler. Günün modası olimpiyatları İstanbul’a vermeyen komitenin tu kaka olması.
Bakın daha geçen sene aynı insanlar Londra olimpiyatlarında başarılı olamayan yüzücülerimize neler yazmışlardı, haksız yere onları başarısızlıkla suçlamışlardı. Hayatları boyunca yüzmeyi takip ediyormuş, bu ülkenin yüzme olanaklarını çok iyi biliyorlarmış gibi. Bir de sonra bakın atletizm başta olmak üzere bu ülkenin son 1 yıl yaşadığı doping skandalları ile, mesela “maddi manevi Hidayet Türkoğlu” ile ilgili bir kelime etmişler mi? Her söylemleri, her yazıları siyasi iken çıkıp bir de olimpiyatları İstanbul’un almamasını “siyasi” olarak niteliyorlar. O zaman oluşan bu durum bu ülke için bir siyasi başarısızlık mıdır? Elbette değildir ama sığ düşünceleri kendi içlerinde de çelişiyor.

Olimpiyatı almamanın birçok nedeni olabilir. Siyasi, doping, güvenlik, coğrafi, dini, altyapı, maddi… Ne olursa olsun benim gördüğüm Hasan Arat ve ekibinin hiçbir adaylık sürecinde olmadığı kadar bu ülkeyi iyi temsil etmiş olmaları ve bu sürecin devam etmesinin gerekliliği. Bu süreç içerisinde bence önce bir Dünya Atletizm ve Yüzme Şampiyonası istesek, alsak, buralarda organizasyon antrenmanı yapsak fena olmaz mı?
Bu ülkenin spor alanında ki en büyük sorunu, bu ülkenin bir “spor kültürü” olmamasıdır. Önce bunun bilincine varalım. Tanıl Bora 05 Eylül 2013 günü Radikal gazetesinde ki köşesinde yazdığı “bize göre bir şey değil” yazısında aşağıdaki cümlelerle bu konuda hissettiklerimi çok iyi ifade etmişti.
“Kendisi spor yapmış birisi, sekizinci gelen yarışmacının gayretini, becerisini küçümsemeyecektir. Olimpiyatın ticariliğini, performatifliğini biliyoruz elbette... Olimpik ruhu kurtaran, insanın yeteneğini işlemesini bir estetik tecrübe olarak minnettarlıkla izleyen seyircinin sarf ettiği temaşa emeğidir biraz da. İşte, bizde o emek gücü kıt! Hele ‘bizimkiler’ de yarışmıyorsa, iki tek dümenciliyi, 200 metre kelebeği kim izleyecek? Bir cimnastikçi, göğsündeki bayrağa bakmadan, hak ettiği samimi hayranlık uğultusunu tadabilecek mi?” .

18 Ağustos 2013

42 ve İntouchables

2 film önerisinde bulunmak istiyorum. İki filmde gerçek hayat hikayelerini konu alıyor.
Önereceğim ilk film olan "42" bir spor-dram filmi olarak gözükse de aslında bir tarih filmide diyebiliriz. Çünkü filme konu olan Jackie Robinson, Amerika ve aslında tüm dünyada hala gündemde olan "ırkçılık" cehaletine karşı beyzbol sahalarında yapılan ilk baş kaldırıyı anlatıyor.Tamamen beyazlardan oluşan bir lige 1940'lı yılların sonunda Brooklyn Dodgers takımının sahibi Branch Rickey'in bir siyahi oyuncu oynatma isteği ile gelişen olayları filmde etkileyici bir şekilde izleyebilirsiniz.
Jackie Robinson dünya spor tarihi için en önemli isimlerden biridir. O saha içinde ve dışında aldığı tehditlere kulak tıkayarak, herkese sahada cevap vermiştir. Amerikada siyah insanların eşit şartlarda çalışmasına öncülük eden isimlerin başında gelir. Mücadelesi sevilmek yada sevilmemekle ilgili değil, yaptığı işe saygı duyulmasıyla ilgilidir. Bunu da başarmış biridir Jackie Robinson.
Onun 42 numaralı forması tüm beyzbol takımları tarafından emekliye ayrılmış ilk formadır. Ayrıca her yıl 15 Nisan günü tüm beyzbol sporcuları maçlarına 42 numaralı forma ile çıkarak müthiş bir geleneği yaşatmaktadırlar.
Filmle ilgili not düşeceğim bir konuda Branch Rickey'i oynayan Harison Ford'a uygulanan müthiş oyunculuğu ve ona yapılan makyaj. Onu daha önce hiçbir rolde bu kadar iyi görmediğimi, hatta pek de haz etmediğim kendisi ile ilgili fikirlerimin değiştiğini itiraf etmeliyim.
Önereceğim ikinci film ise oldukça geç kalarak izlediğim ama iyiki de izlediğim müthiş bir film, İntouchables- Can Dostum.
Hiçbir ortak yönü, zevki bulunmayan iki insanın bir araya gelişini anlatan film bence gerçekten sıradışı. Abartmak istemiyorum ama notum 10 üzerinden 10. Müthiş oyunculuklar, müthiş müzikler, müthiş espriler... Boynundan aşağısı felçli olan birini konu alan bir dram filminde kahkaha moduna geçerek bu kadar güleceğinizi tahmin edemezsiniz. Hala izlemediğiniz bir filmse şiddetle tavsiye ediyorum ve bu yazıyı filmin başında yer alan ve benimde çok sevdiğim bir şarkı ile bitiriyorum.
http://www.youtube.com/watch?v=UDHvAgYkhN8

Futbolcu


Futbol, çalışanlarını, işçilerini, popülerlikleri nedeniyle karşımıza "davranışları herkes tarafından konuşulan ve hatta örnek alınan” bireyler haline getirebiliyor.

Günümüz dünyasında futbol ekonomisi, dünyanın en büyük ekonomileri arasında yer alıyor. Milyon dolarların havada uçuştuğu ve aslında ürünün değerinin çok ama çok üstünde satıldığı bir Pazar futbol. (Avrupa ölçeğinde yıllık cirosu: 14.6 milyar Euro (1)) Birçok sektörle doğrudan ilişkisi var, Medya, Reklamcılık, Sponsorluk, Pazarlama, Tekstil, Hukuk, Sağlık, Ekonomi, Yönetim, Psikoloji, Lojistik, Sosyoloji…

Durum bu olunca, paydaş çok olunca, değeri ister istemez artıyor futbolcuların. Tamamına yakını erken yaşta profesyonel oluyor. Amerika’da basketbolda kullanılan erken yaşta profesyonellik kavramı, üniversite okumadan NBA takımlarına liseden geçmeyi ifade eder. Bu da 18-19 yaşlarını belirtir. Dünya futbolunda ise bu durum 17 yaşlarına kadar inmiş durumda. Bu durum da aslına futbolcuların eğitimlerini bir kenara itmek zorunda kaldıklarını ifade eder. Futbolcular diğer spor branşlarının aksine eğitimi bir kenara bırakma cesaretini gösterebilmekteler, çünkü futbol onlara para kazandırabilmektedir.

Eğer bir sporcu ilerleyen zamanlarda, sakatlanmaz, şansı yanında olur ve yeteneklerini ilerletmeye devam ederse kazanacağı paralarla son derece lüks bir hayata sahip olabilir. Fakat bu faktörlerden biri onun başına dert açarsa futbolun nankör yüzünü görecektir. Eğitimi bir tarafa bıraktığı hayata tutunacağı tek alan “futbol” dur. Alt liglerde kendine yer bulur, tek derdi bir gün sınırından döndüğü lüks hayata tekrar yaklaşabilmek olacaktır. Bunun için emek ve zaman harcayacaktır, tıpkı her takım arkadaşı gibi.

Bununla beraber bu durumları yaşamayarak lüks hayatına devam eden futbolcu, şanslı olduğunun farkında pek de değildir. Bir gün yukarıda anlatılan futbolcular gibi olabileceği aklına gelmeyebilir. Bu durumda ki arkadaşları için popülerliğini kullanarak bir harekete geçmek de aklına gelmeyebilir. Daha yetenekli olduğu yada daha çok çalıştığını düşündüğü için en üst ligde oynadığını düşünebilir, belki bunu düşünmez bile.

Aslına bu futbolcuların, yazının başında belirttiğim gibi, davranışları toplumun çeşitli statülerdeki büyük bir kesimi tarafından takip edilmektedir.

Zaman zaman görürüz futbolcular hastane ziyaretlerinde bulunurlar, zorda olanlara, hastalara moral vermek için yanlarına giderler. Bu takdire şayan bir durumdur. Belki bilmediğimiz, onların bizlerin bilmesini istemediği birçok yardımda yapmaktadırlar. Hayatın her yerinde bu karşıtlık olduğu gibi futbolda da “iyi kalpli futbolcu ve kötü kalpli futbolcu” vardır.

Benim bu yazı amacım ise iyi kalpli futbolcuların, kendilerini bir kurum çalışanı, işçisi olarak gören futbolcuların neden seslerini duyuramayan futbolcu arkadaşları için bir davranışta bulunmadıklarıdır. Neden ülkemizde “futbolcu sendikası'na ilgi göstermezler. Amatör liglerde oynayan bir futbolcu, sakatlanarak bir iş kazası geçirdiğinde, çöp gibi kenara atıldığında neden kimse sesini çıkarmaz. Futbolcu olma hedefi ile yola çıkan bir kişi sistem yüzünden eğitimini bir kenara bırakmak zorunda kalıyor ve sonucunda hedefine değişik sebeplerle ulaşamadığında yaşadığı sıkıntıları dile getirecek “popüler” bir futbolcu neden yok?

Yazımın ilk cümlesine dönersem futbol çalışanlarını, işçilerini, popülerlikleri nedeniyle karşımıza "davranışları herkes tarafından konuşulan ve hatta örnek alınan” bireyler olarak karşımıza çıkarır. “ Kötü kalpli futbolcular” bunu her fırsatta kullanırken, karşılarına “iyi kalpli futbolcular” mutlaka çıkmalıdır.

Para, şanlıysan kolay kazanılır ama saygı? Şuan yaşantısını örnek alacağınız kaç futbolcu var?

Kişisel Not: Unutulmamalıdır ki futbol da “sol kanat” vardır ve en değerli pozisyondur, nadir bulunur.

10 Ocak 2012

Keşanspor

07 Ocak 2012 günü Bölgesel Amatör Futbol Ligi (BAL) futbol takımlarından Keşanspor Antalya’da kaza yaptı. Kaza sonucunda maalesef 2 futbolcu hayatını kaybetti. Ölümün olduğu yerde daha ciddi hiçbir şey olamaz. Şüphesiz takımla ilişkisi olan herkes tarif edilmez acılar içinde. Bu durumun neticesinde de kulüp başkanı “Takım bundan sonra bu şekilde lige devam edemez” demeciyle Keşanspor’un ligden çekileceğini bildirdi.

Spor tarihi boyunca benzeri olaylar dünya üzerinde yaşandı. Bazılarında takımlar liglerine devam ettiler, bazıları liglerinden çekildiler. Benim şahsi görüşüm takımların faaliyetlerini kesinlikle durdurmamaları yönünde. Takımın müsabakalara devam etmesi kesinlikle acıları bitirmeyecek. Belki uzun bir süre takım her sahada yer aldığında, hatta antrenmanda dahi ölen sporcular hatırlanacak, acı yayılacak. Ama devam etmese de acı hep olacak. Artık o takım, bu sezon maçları, kazanmak için değil, kaybettikleri sporcular için oynamalı. Müsabakalarla birlikte anılmalı sporcular. Keşanspor, Keşan halkı ile birlikte kaybettikleri arkadaşlarını onurlandırmalı.   

Oyun devam etmeli…

24 Mart 2009

İÇİMDEKİ FUTBOL GERGİNLİĞİ

Futbol, belki de dünyanın tamamında izlenen tek evrensel spor oyunudur, bütün kıtalarda takip edilir, oynanır ve her geçen gün evrenselleşmeye devam eder. Ülkemizde bu evrenin bir parçasıdır ve ülkemizde de futbol dünya genelindeki gibi en önemli spor olgusudur. Ama artık ne ülkemizde nede dünya genelinde futbol sadece spor oyunu değil, bir küresel endüstri, bir sanayi dalı olmuştur. Çünkü, futbol kulübü olarak başarı elde etmek istiyorsanız, taraftarlarınızı diğer takımın taraftarlarından daha mutlu yaşatmak istiyorsanız belli bir parayı harcamanız ve bu harcamaları da karşılayacak gelirlerinizin olması gerekmektedir. Türkiye futbol liginin maddi yönden büyük kulüpleri ise bu endüstrileşme içerisinde kendilerini bulmuşlardır. Oysaki hiçbir zaman hiçbir kulüp yöneticisi benim “gerçek futbol taraftarı” dediğim kişilere bunları sormamış, aldıkları bu maddi kararlar için taraftarların görüşlerini almamışlardır.

Oysa ki, gerçek futbol izleyicisinin görüşlerini almak, sormak zorundalar. Bugün gerçek bir futbol seyircisi, gönül verdiği takımın maçlarını izlemek için yılda (giderlerin en düşük olanlarını ele alarak) 2.000 TL civarında para harcamak zorundadır. Bu fiyat sadece kombine bilet, bir forma, yol parası ve TV yayınını kapsamaktadır. Maçı daha iyi yerden izlemek isterseniz, yada her sene yenilenen 3 formayı da almak isterseniz, diğer ticari ürünlerden faydalanmak, atkınızı şapkanızı eksiksiz almak isterseniz ve hatta tutkunuz deplasman maçlarına gidecek kadar büyükse çok daha fazla parayı gözden çıkarmak zorundasınız. Ama hiçbir yönetici gerçek taraftarın daha az para harcamalarını önemsemiyor. Onların günümüzde ilgilendikleri, rakibi oldukları takımları sahada yenmek ve bu başarıyla daha çok para kazanmak. Daha çok başarı, daha çok taraftar, daha çok taraftar ise daha çok para demek. Daha çok para daha pahalı futbolcu, daha pahalı futbolcu, daha pahalı bilet demek. Daha pahalı bileti alamadığı için maçlara gidemeyen, maç yayınlarının parasını veremeyip maçları televizyondan dahi izleyemeyen, maçtan sonra özet görüntülerle yetinen taraftarlar hiçbir yöneticinin umurunda değil. Onlar localarında oturup purolar eşliğinde maçları izleyen, pozisyon tekrarlarını anında önlerindeki televizyonlardan izleyen taraftar değil kişileri istiyorlar. Hiç ayağa kalkmadan maç izleyen, ıslanmayan, üşümeyen, başarısızlıkların farkına varmadan evlerine gidip güzel bir hafta sonu aktivitesi yapan kişileri, aileleri istiyorlar. Onlar bu görüntü altında aslında daha çok para istiyorlar. Peki bu insanların uzun vadede taraftar, izleyici olarak kalıp kalmayacaklarının garantisini kim verebilir?

Futbol aslında bir sokak kültürüdür. Sokakta büyümüştür. Bir futbol tribününde sokaktaki her kesimden insanı görebilirsiniz, daha doğrusu görebilirdiniz. Hayatını belki tuttuğu takıma adamış, hayatı boyunca gönülden takip ve destek vermiş, taraftarı olmuş bir emekliyi günümüzde tribünde görebilir misiniz? Ne oldu da bu insanların yerini taraftarlar değil izleyiciler aldı?

Bazı izleyici, yaptıkları izleme işini bir meslek haline bile getirdiler. Kulüpten maçları izlemek ve tezahuratta bulunmaları için maaş aldılar. Tribün grupları kurdular. Grup isimleri yeri geldiğinde kulüp isminin önünde yer aldı. Artık maçları bile çoğu zaman izlemiyorlar. Sürekli bağırıyorlar. Rakip atak yaparken de, kendi takımları atak yaparken de aynı şekilde, aynı tempoda bağırıyorlar. Maçı yaşamıyorlar, futbolu sevdikleri için değil, bağırmayı sevdikleri için geliyorlar ve bundan benim ne kadar rahatsız olduğum onların umurunda değil.
Oysa ki gerçek taraftarlar bu oyunun en büyük ve en güçlü kesimi, futbolun esas sahipleridirler. Fakat izleyiciler maçları gerçek taraftarlara eziyet haline getirebiliyorlar.

Taraftar olmasa oradaki ne yöneticinin, ne hakemin, ne futbolcuların bir önemi olur. Bu çark taraftarlarla döner, ama taraftarların bunun farkında olmaktan çok başka önemli işleri vardır. Gerçek taraftarlar gerekirse başarı için, rakibi olduğu diğer takımı yenebilmek için cebindeki son parayı bile kulüplerine vermeye hazırdırlar. Futbolun patronları da bunu çok iyi bilir ve sömürme devam eder.

Şimdilerde kulüpler halka açılarak aslında halkı ortak etmekten çok, kulüp yöneticilerini birer patron haline getirmekteler. Oysa ki bu dönemden önce bile taraftarlar kendilerini kulübün gerçek sahibi olarak görürlerdi, çünkü öyleydiler, günümüzde taraftarlar kendilerini kulübün sahibi olarak görür ama değillerdir, aksine onlar patronlar tarafından birer müşteri olarak görülmektedirler. Onların güzündeki bu müşteri takımları ile ilgili her şeye saldırır. Doymak bilmezler. Takımlarının sahip olduğu renklerde ve amblemlerini taşıyan her şeyi elde etmek isterler. Formalar, atkılar, şapkalar, anahtarlıklar, fincanlar, ayakkabılar, eşofmanlar, telefonlar, sim kartları, hatta operatörler, kredi kartları, dergiler, televizyonlar… Hiç durmadan her şeye para öderler ve paralarının boşa gitmediğini karşılığında iyi bir futbolcu alınacağını hayal ederler.

Futboldaki bu ticaret anlayışı birçoklarına göre futbolun sonun getirecek. Holiganizmin, ırkçılığın artması, gerçek taraftarların maçlara artık gidememesi ve yanlış televizyon politikaları futbolun güzel taraflarının da sonun getirmeye hazırlanıyor. Bugün Avrupa’nın maddi yönden en büyük kulüpleri bile draft ve salary cup gibi sistemleri tartışıyor, maç saatlerinin değiştirilerek enerji tasarrufu yaparak bilet fiyatlarını sabit tutmanın imkanlarını arıyor, yüksek fiyatların önüne geçmeyi tartışıyorlar. Türkiye’de ise taraftar sayıları ve hakemlerden baksa bir şey tartışılmıyor.

Futbol, dünyanın belki de oynaması en kolay sporudur, bunu zorlaştırmaya hiç gerek yok. İki taş ve bir kola kutusu yeter. Siz hiç purosuyla, takım elbisesi ile sokakta hatta halı sahada futbol maçı izleyen birini gördünüz mü? O izlemez ama ben izlerim. Ben futbolu seviyorum, futbolu moda olduğu için, statümün bir gereği olarak değil, bu oyundan zevk aldığım için seviyorum. Uruguaylı yazar Eduardo Galeno’nun dediği ve benim çevirisini Tuğrul Akşar ve Kutlu Merih’in Futbol endüstrisi kitabından aldığım gibi, ‘futbol, zevkten zorunluluğa uzanan hüzünlü bir öyküdür.’ Hüznün kaynağı sanırım Uruguay’da da ülkemde de aynı. Geçmişe duyulan özlem. Mithatpaşa stadında Fenerbahçe ve Beşiktaş’ın maçlarını eşit sayıda, yan yana izleyen seyircilere, güzel bir hareket karşısında iki taraftan da alkış alınan günler. Rahmetli Metin Oktay’ın dediği gibi ‘futbol ayakla değil, kafa ile oynanır’. Bu güzelliği görebilene ne mutlu.

02 Şubat 2009

PAZAR SPORU

Pazar sabahı erkenden kalktığımda güzel bir Pazar spor günü olacağını biliyordum ama bu kadarını kesinlikle beklemiyordum. Neredeyse televizyonun başından kalkamadım. Güne bir gece önce oynanan NCAA erkek basketbol maçı South Carolina – Kentucky maçının tekrarını izleyerek başladım. Mütiş bir maç ve mütiş bir final oldu. Bu maçtan hemen sonra tenisin yaşayan iki efsanesinin, Federer ve Nadal’ın Avustralya Açık Tenis Turnuvasının finalinde karşılaşmalarını izledim. Maç 4 buçuk saat sürdü ve tam bir tenis şöleniydi. Nadal Federer’i bir kez daha yenmeyi başardı. Daha sonra Eurosportta kayak ve board yarışları vardı. Biraz bilardo karşılaşmalarına baktım. Araya ufak bir Playstation molası aldım ve Fenerbahçe Gaziantep sporun gerçekten çok zevkli geçen son 10 dakikasını izledim. Futbol sevgisi fazla olanlar için müthiş bir maç, Liverpool – Chelsea maçına vakit bulduıkça baktım. Çünkü aynı anda NTV’de Barcelona maçı, NBA TV’de ise Orlando- Toronto maçı başlamıştı. Hidayeti orada seyretmek süperken Fox Sports’da Duke – Virgina basketbol maçı başladı. İşte o an manyağa dönmüş bir şekilde 4 maç arasında gidip geldim. Taki Beşiktaş- Antalyaspor maçı başlayana kadar. Bir Beşiktaşlı olarak diğer maçlara pek zaman ayırmadım, ama itiraf etmeliyim ki günün en zevksiz anlarını yaşattılar bana. Tello Allahtan oradaydı ve bu maçın resmen namusunu kurtardı. Futbol sahalarında az görülecek şaheser, mükemmel bir gol attı. Defalarca izlenmesi gerekir. Beşiktaşın maçından sonra biraz uyudum, çünkü saat gece 01:00’de sperbowl finali başlayacaktıve hazır olmak zorundaydım. Senede bir kez olan bu çılgınlık için uykusuz kalmaya değerdi ve deydi de. Bu senede muhteşem bir final yaşattı Arizona Cardinals ve Pittsburg Steelers takımları. 5 saat süren bu şölen için yazılacak çok şey var. Ama maçı izleyenler Harrison’un 100 yardlık koşusunu, Harrison’un muhteşem touchdown tutuşunu ve maçın sonuna kadar süren rekabeti unutmayacaklarıdır.
Yattığımda saat 06:00’ydı ve şuan saat 08:30 işyerindeyim.  Sonuç olarak mütiş bir Pazar günüydü ve birgün bütün bu maçları canlı izleyebilmek için dua ederek bu yazıyı btiriyorum.

10 Haziran 2008

ÇILGIN HAZİRAN

Spor bana bu aralar kafayı yedirtiyor. Çılgın haziranın içindeyiz. Büyük bir heyecanla beklediğim Avrupa Futbol Şampiyonası başladı. Her akşam 2 maç. Kendi milli takımımızın da organizasyonda olması ayrı bir heyecan.

Nba final serisi başladı ve bu seride ligin efsaneleşmiş iki takımı karşı karşıya. Larry Bird’lü Kevin Mchale’li Robert Parrish’li Celtics takımının yerine şimdi Ray Allen’li, Kevin garnett’li ,Paul Pierce’li Celtics, karşısında Magic Johnson’lı, Kerim Abdülcabbar’lı kadronun yerine Kobe’li Gasol’lu Lakers. Müthiş bir seri bizleri bekliyor. Her maç için sabahlamaya değer.
Çılgın haziranı destekleyen öyle bir Pazar günü geçirdim ki televizyon başına kitlendim. Televizyon başında oturmaktan her yerim ağrıdı. Buna zaman ayırabildiğim için de kendimi şanslı hissettim. Güne 125 cc motor yarışı ile başladım. Arkasından çok zevkli geçen bir 250 cc yarışı ve tabii ki 500 cc’lik motorlarıyla babaların sahneye çıktığı Moto gp’yi seyrettim. Rossi ile Stoner’ın birbirlerini muhteşem geçişleri ve kapışmaları muhteşemdi. Fakat bu ikili, ikinci ve üçüncü oldular.
İspanyol Pedrosa yarışı kazanarak İspanyada koşulan yarışı bu güne kadar kazanan 2. İspanyol oldu. Arkasından karşı karşıya her geldiklerinde çok zorlu maçlar çıkaran, uzun yıllar sürecek bir rekabetin içerisinde olan Nadal ve Federer’in toprak sahada Paris de ki tenis mücadelelerini izledim. Açıkcası beklendiği gibi geçmedi. Nadal toprak kortun kralı olduğunu bir kez daha kanıtladı. 3-0’lık net bir skorla maçı kazandı. Daha sonra Avusturya-Hırvatistan maçına baktım. Arada kanada Formula 1 de idi gözüm. Her Kanada yarışı gibi yine çok maceralı bir yarış oldu. Pit çıkışında Hamilton’un Raikonnen’e çarpması uzun süre unutulmayacak. Güzel bir yarış oldu ve uzun zaman sonra kazanan takımım BWW ile Kubica oldu. Daha sonra ise Almanya ve Polonya arasında ki maçı izledim. Polonya asıllı bir Alman! olan Podolski’nin golleri ile Almanya Polonyayı 2-0 yendi. Benim ilgimi çeken golleri attıktan sonra Podolski’nin attığı gollere sevinmemesi idi. Bu konuda benim kafam çok karışık. Apayrı bir konu bu. Rus milli basket takımının oyun kurucusu bir Amerikalı. Siyahi bir rus. Rusca bile bilmeyen bir rus. Türkçe bilmeyen ama milli takımızda oynayan oyuncular var. Eskiden Muzzy vardı, şimdi Colin Kazım, siyahi bir oyuncumuz var hemde brezilyalı Mehmet Aurelio. Alman milli basket takımının son şampiyonada bir tane gerçek alman asıllı oyuncu vardı. Patrick Femerling. İsviçre takımında üç Türk kökenli futbolcu oynaycak milli takımımıza karşı. Gökhan, Eren, Hakan. Ne olcak merak ediyorum, ya bir de gol atarlarsa. Bu konuya aşırı milliyeçi bakmıyorum ama milliyeçi bakmak zorundayım. Bu işte bir terslik var. Kafam çok karışık bu konuda. Uzatmayayım.
Pazar gününe geri döncek olursak günün finali Celtics-Lakers arasında oldu. Lakers son periyotta 24 sayı geriden geldi fakat müthiş heyecanlı geçen maçın sonunda Celtics Lakersı yenmesini bildi. Durumu 2-0 ‘a getirdi. Şimdi L.A.’a gidilecek ve dünya starlarının izleyici olarak ön sıradaki koltukları dolduracaklar. Basketboldan anlamayan bir ingiliz David Beckham’da orda olacak . Seni gidi galaxy.
Kısacası çılgın bir haziran yaşıyorum kendi adıma. Normalde neredeyse hiç tv izlemeyen ben tv başından kalkamıyorum. Bu sene bir de olimpiyatların olduğunu düşünürsek…

Koşu Kanunu

Afrika'da her sabah bir ceylan uyanır. O ceylan, en hızlı aslandan daha hızlı koşması gerektiğini bilir, yoksa ölecektir. Afrika'da ...