Sportif Başarı?

Kendisi spor yapmış birisi, sekizinci gelen yarışmacının gayretini, becerisini küçümsemez. Başarı bazen zaten orada olmaktır, yanlış yerlere yönlendiriliyoruz. Spor yapmıyoruz, anlayamıyoruz... 

KAHROLSUN ASANSÖRLER, YAŞASIN MERDİVENLER

Yeni yıla girerken, kendi kendime söz verdim… Daha sağlıklı besleneceğim, daha fazla spor yapacağım, kısacası daha sağlıklı olmak için çalışacağım…

Oram ağrıyor, buram ağrıyor, başım ağrıyor, neden bu kadar çabuk yoruluyorum diye şikayet etmek yerine, cevabını bildiğim bütün bu soruları gidermek için çalışacağım… Üstelik bir de spor adamıyım, insanlar bana nasıl spor yapacaklarını sorarken (genellikle kilo verme amaçlı), program isterken benim aksi şekilde yaşamam pek de doğru değil.

Aslında bu sendrom, yani spor yaptırmaktan spor yapmaya vakit bulamama sendromu, bir çok spor insanında var. Ama işte hepsi palavra, bir şekilde zaman bulunur, en azından sağlıklı beslenilir.

Şu program meselesine gelince de aslında hayatım boyunca hiçbir program dahilinde çalışmadım, yemek yemedim. Sağlıklı olan yiyecekler belli, günde alman gereken protein belli, kalori belli. Proteini ne zaman alman gerektiği belli… Belli de belli, çok az okumakla bile bunları öğrenebilirsiniz.

Dikkat edilmesi gereken aslında, yeme saatleriniz ve eğer spor yapıyorsanız, spordan önce ve sonrasında nasıl besleneceğiniz, ne kadar yiyeceğiniz.

İnsan vücudu hareket etmek üzere programlanmıştır. Hareket etmeden yerseniz balon gibi şişerseniz. Bu kadar basit.

Kahrolsun asansörler, yaşasın merdivenler…


Kilo verme kararı almanız, zevk aldığınız bir çok yiyecekten uzak kalmanız anlamına gelmez. Bunu unutmayın, mesele ne kadar yediğinizle alakalı. Aynı doğrultuda spor yapmak size sıkıcı gelebilir. Bu demek oluyor ki size uygun olan sporu yapmıyorsunuz. Mutlaka sizi eğlendirecek bir spor dalı vardır. Onu bulun ve yapmaya çalışın.

Spor yapmak için illa bir spor salonuna, hocalara, programlara ihtiyacınız yok. En kolayından, sokağa çıkın ve yürüyün yeter. Evde de oldukça fazla egzersiz yapma şansına sahipsiniz. Evinizde ki sandalye bile sizin en iyi spor partneriniz olabilir.

Şu program, bu diyet önerisi, şu spor salonu hocası… Boş verin, kendinizi şartlandırmayın… Yemenize, içmenize dikkat edin, hareket edin yeter…


Sağlıkla kalın… : ) 

Athena, Captain Hook falan filan.... Boşuna bekliyorsun bizi o sahnede Gökhan…

Not: Bu yazıyı sadece bu şarkıyı dinleyerek yazdım, severseniz arkada o olsun J


Yorucu bir iş gününden sonra eve geldim, hafif nezleyim, öyle iç ısıtıcı bir takım içeceklerle geçtim TV karşısına kafa dağıtma amacıyla… Açtım TV’yi, gördüm bizim Athena grubundan Gökhan ve Hakan’ı… Adamlarla mazimiz var, o yüzden bizim Athena, bizim Gökhan ve Hakan değil… Anladın… Anlamadın… İkisi aynı şey değil aslında bak anlatayım…

Şimdi; Gökhan ve Hakan sokakta görse hatırlamaz beni ama ben ve bazı arkadaşlarımızın hayatlarında etkileri vardır. Buraya yazı yazacak kadar hayatıma etkisi olan adamların, adını bile anmayı akıl etmeyeceğim Acun Ilıcalı ile aynı yerde keyifli gözükür takılmalarına (Money Talks) anlam vermek için baktım ekrana öyle absürt şekilde… İşte sesiniz şöyle, tizler böyle, fala filan…. Ahahah… Sonra da bu nasıl oksijen kafası, bir tane normal adam yok mu diye şarkı yapıyor… Akşam saati kafa dağıtmak için, çerezin yanında iyi gidiyorlar işte…

Aslında, samimi olarak yazıyorum, Gökhan ve Hakan’ın orada olmalarının da eleştirel bir tarafı yok. Geçtik o dönemleri. Samimi olduğuna inandığım bir şekilde O ses Türkiye programında söyledi zaten Gökhan, kendisi gibi olanların aslında “öcü” olmadıklarını göstermek için o ekranda. Ben inanıyorum hafiften buna.

Ayrıca; Zaman değişti, benim onları tanıdığım gün ki tarz-hayata bakış-vs gibi herşeyden farklı düşünüyor, yaşıyoruz…

Şuan Gökhan ve Hakanı ekranda izlediğimiz saatler bizim için sene 1997 – 98’de Captain Hook’da onları izlediğimiz saatlere denk gelir. Onlar dahil hepimizin müthiş keyif aldığı zamanlar. Oraya o günlerde gelen herkes için onlar ayrı yerde oldular, hep de oluyorlar. Hepimizin güzel anılarının parçası oldular.

Öyle anılara dalacaksak, neresinden başlasak… Captain Hook öncesi arkadaş evi demlenmelerinde. Kaan’ım kulakların çınlasın! Gayrettepede ki ev, üst kat komiser, alt kat imam… Ortada biz, öyle ska, rock, cart, curt… Komik işte, orası ayrı bir yazı konusu… Sonrası Captain Hook merdivenleri, Athana’yı izlemeden önce, sahne arasında, sonrası çıkışta kulak çınlamasıyla ağırdan… Severdim o merdivenleri de… Captain Hook’un içinde ise herhalde en efsane nokta sahnenin tellerle kaplı olmasıydı. Hakkını bu yazıda da verelim, Kurban grubu vokalisti (o zamanların cockroach’u) Deniz o tellerin en iyi hakkını verendi J… Locaları, barı, tuvalet önü kuyruğu ve kuyruk sohbetleri, kahkahakaları, ska dansları, pogolar… Herkesin kendi eğlence evi gibiydi, herkes birbirini tanırdı…

TV ve Athena demişken yukarıda, Athana’nın ilk prime time canlı yayın tv olayı da o günlerde gerçekleşti. Athana 1998’de ilk albümlerini çıkardı. Sevdik bizde, heyecanlandık, bizi ifade eden bir albüm vardı, hoşumuza gitti… Okan Bayülgen’i de severdik biz o zamanlar, hala sever miyiz bilmiyorum, en azından o günkü kadar sevmiyoruz, orası net… Neyse Okan Bayülgen’in cumartesi gecesi programına katıldı Athena, biz Captain Hook’da onları bekliyoduk o sırada, geciktiler, çıkmaları gereken saatte çıkmadılar, baya da beklettiler, bunu ilk kez yaptılar… Geldiler özür dilediler ama ne yaparsın aptal kutusu işte, dünyayı o döndürüyor… Yapacak bir şey yok… O zamanlar ekranda şunu demek istedi Gökhan, bizim gibi adamlarda var bu hayatta… Hala işte aynı şeyi söylemeye çalışıyor… Nedenini hiç anlayamıyorum… Boşuna bekliyorsun bizi o sahnede Gökhan…. Bırak abi öcü tipler-şarkılar olarak kalalım… Herkesin bildiği keyifli değildir… Herkes benim zevk aldığım şeylerden zevk alırsa, benim aldığım zevkin ne zevki olur ki J

Öyle, Captain Hook, anılar, Athena, konularda yazı da biraz karışık oldu… Athena’ya söz veriyorum daha güzel bir yazı yazıcam, konu bütünlüğü de olacak, şöyle bağlayım bu yazıyı… J

Gökhan bu ülkede benim en keyifle dinlediğim vokal… Sahnede çoooookkk uzun zamandır izlemekten büyük keyif alıyorum. Benim gibi zevksiz bir adamın bu kadar büyük bir keyifle dinlemesine rağmen hala utanmadan şarkı yapıyolar.

Aramızda bir tane normal adam yok ki lan…

Onlar bundan besleniyor, biz onlardan…

Hayde Yallah Tazzik…

The Roots

Bazı grupları geç keşfettiğim için kendime kızıyorum. Grubu aslında bildiğimi anlayınca kızgınlığım daha da artıyor. Örneğin alttaki şarkıyı yıllardır dinlerim, muhtemelen sizde dinlediniz, en azından kulağınıza bir yerden geldi.

Bununla beraber şarkıyı sevmeme rağmen grubu araştırmamışım. Eskiden bu durumlara daha fazla kafa yorar, zaman ayırabilirdim. Artık o kadar zamanım olmuyor. Müzik dinlemek yerine TV karşısında daha fazla zaman geçirir oldum. Aslında TV’nin bana faydalarından biri olarak da yazabiliriz The Roots’u.

Jimmy Fallon daha Fox’a geçmemişken Bloomberg tv de izlemeye çalışırdım kendisini. Jimmy Fallon’a programında eşlik eden bu grup ise bana hep keyif veriyordu. Araştırdım ve karşımda çok sağlam bir grup buldum, sizlerle de paylaşmak istedim. 1987 yılında kurulmuş bir grubu yeni keşfetmemin verdiği hıyarlıkla daha iştahla saldırdım şarkılarına.

Herhalde kendilerini yazı yazacak kadar sevmemin nedeni ise şarkılarında sevdiğim birçok sound’a yer vermeleri. İyi vokal, Hip Hop, Jazz, Rock, Funk, böyle ortaya karışık gibi.

Kısacası The Roots’u benim gibi henüz keşfetmemişseniz, tavsiye ederim efenim…

Gök Çıkmazı

Göğsünden vurulmuş bir kardan adamın
Beyazı kanıyor içimde
Donmuş nehirler gibi haritalarda yok
Uzun bir beyaz olduk beni hatırla

SUCA DÜNDAR

Arkamdakilere nasihat...



Siz siz olun milletin ağız kokusunu çekmeyeceğiniz bir iş kurun kendinize. Güçlü olun.

Hayat emeğin karşılığını artık vermiyor. Ama siz verin… 

Çalışanlarınızın ne kadar emek harcadığını, ne kadar çalıştığını, kendini işine ne kadar verdiğini takip edin. Çalışanlarınızı mutlu ederseniz onlarda sizi mutlu eder. Çalışmaya zorunlu olan insanın üzerinden, emeğinin gerçek karşılığını vermeyerek onu çalıştırmak emek hırsızlığıdır. Hırsız olmayın. 

Hak yemeyin, emek çalmayın, adaletli olun, adaletli olmak için korkmayın. 

Bir gün belki paranız biter, ama onurunuzda bitmişse, hayatta biter…

Neden Eleştiremiyoruz?



Ülkemizde bir laf kalıbı var. “Tabi ki eleştiri olacak, ben eleştiriye her zaman açığım, ama eleştiri yapıcı olacak.” Bu ülkede yaşıyorsanız yüzlerce kez bu söyleme maruz kalıyorsunuz demektir.  Peki, hiç şunu duydunuz mu? Bu eleştiri gerçekten çok yerinde, “yapıcı”, bu eleştiriyi ciddiye alacağım! Ben duymadım, duyduysanız şanslısınız. 

Dün, Bogdan Tanjevic’in istifasının açıklanacağı basın toplantısı 2 saat sürdü. Toplantının belli bölümlerinde TBF Başkanı Turgay Demirel, A Milli Takım Menajeri Harun Erdenay ve Milli Takım kaptanı Hidayet Türkoğlu, öncelikle İbrahim Kutluay’a gönderme yaparak, “yapıcı olmayan” eleştirileri şikayet ettiler. 

Bu edilen şikayet ülkemizin bir hastalığı. Başarısızlığı net olanın sığındığı bir kapı.

İbrahim Kutluay eleştiri yapıyorsa işinin gereği yapıyor. Eğer bizim gördüğümüz yanlışları bize anlatmazsa işini kötü yapmış olan bir yorumcu olur. Asıl görevi olmasa bile, Hido’nun vurgu yaptığı “milli takım kaptanı” sıfatı yüzünden, yine eleştiri yapma hakkı vardır. Ne bekleniyordu? Takım çok iyiydi, attık ama girmedi, şanssızdık denmesini mi? Eleştiri yapanların ne söylenmesi isteniyor?

Üstelik bir de durum öyle bir noktaya geliyor ki, eleştiriler karşısında başarılı kariyerler anlatılıyor. Konu o sporcunun kariyeri yada takımın tarihi değil ki. 

Samimiyetle (Tanjevic’in dünkü toplantıda yapmaya çalıştığı gibi) hataların konuşulması neden kötü olsun? Neden o şapkayı önlerine koymazlar? 

Milli takım forması o, tabi ki çağrıldığınızda düşünmeden (maddi-manevi) geleceksiniz. Bunu defalarca dile getirmenin ne anlamı var? 

Çağırılıp da gelmeyeni rahat rahat konuştuğunuz gibi hak ettiği halde takımda olmayanların da konuşsanız… 

MOLA



Bir basketbol takımını anlamak için mola anlarına bakabilirsiniz. 

Koça inanmış, güvenmiş takımlarda molalarda konuşan bir otoriteyi görürsünüz. Koçu anlamaya çalışan, söylediği cümleyi bırakın kelimelere odaklanmış basketbolcuları görürsünüz. O takımın molasında koç konuşur, yardımcı antrenörler koçu izler, bir şeyler öğrenmeye çalışır, koçun görmediği önemli bir unsur varsa uyarır, bunu oyuncularda yapabilir. Takım olmak böyle bir durumdur ve takım görüntüyü bir araya gelindiğinde verir. 

Birde koça güveni kalmamış bir takım molasına bakın. Oyuncular gökyüzüne bakar, birbirleri ile konuşur, sularını içerler ve koç bir şeyler diyorsa arada sırada kafa sallarlar, dinliyormuşçasına. Mola bitiş kornasını duyduklarında koç konuşuyor olsa dahi yerlerinden kalkıp, başka noktalara bakarak sahaya girerler. 

Bugün amatör bir takıma gidin, daha ilk maçta, molalarda, oyun ve pozisyon anlatmak yerine “hadi aslanlarım” diyen antrenör görürseniz bilin ki, ilk maçın sonunda o oyuncular yöneticilere bu durumu aslan oldukları halde şikayet edeceklerdir. Bunun en başta ki nedeni bu durum karşısında maddi bir çıkarlarının olmamasıdır, yanlış olanı gözlemledikleri için bunu düzeltme istekleridir. Basketbolda en önemli unsurlardan biri konuşmaktır, doğru iletişimdir. 

Ben A Milli Basketbol takımımıza baktığımda konuşmayan bir takım görüyorum. Yüzlerinde mutsuzluk ifadesi, bazılarında milli formanın ağırlığı ile bireysel mücadele isteği… Ama ağızlar kapalı. Basketbolda saha içinde konuşmak “yardım” anlamına gelir. Ne saha içinde konuşuyorlar, ne molada koç konuşuyor. İletişim yok, koça inanç yok. Oyun tahtası olmayınca gözler apayrı yerlerde. Yeryüzünde board kullanmayan tek antrenör kaldı, Bogdan Tanjevic. 

Durum bu iken, o takımın adı da milli takımken, oyuncularımızın da amatör ruhlarına biran için bile olsa dönmeleri gerekmez mi? Yanlış düzenler, yanlış pozisyonda oynamalar… Bunların hepsi kendilerine de zarar veriyorken, neden konuşmazlar?

Önce Spor Kültürü



Bu saçmalıkları bu ülkede hep gördük, görmeye de devam ediyoruz. Etrafınıza bakın olimpiyat hakkında mantıklı bir açıklama yapan herkesi, neredeyse vatan hainliği ile suçlayacaklar. Olimpiyatın neden 5. Kez alınamadığı hakkında yorum yapmakta neden bir sıkıntı olsun. Herkesin kendi gibi düşünmeyenleri eleştirdiği ama eleştirinin ne anlama geldiğini bilmeyen bir ülkeyiz.
Bugün bir yerlerde spor namına bir köşesi olan, lafını söyleyebilecekleri bir platformu olan herkes olimpiyat adaylığı ve süreci ile ilgili yazılar yazıyor, söylemlerde bulunuyor. Bu işin nasıl olduğunu, adaylık sürecinin nasıl işlediğini bilmeden, daha önceki hiçbir adaylık sürecine göz atmadan sağdan soldan aldıkları bilgilerle, düşünmeden, kopyala yapıştır laflarla gündem yapıyorlar ve merak etmeyin yarın yine futbollarına geri dönecekler. Günün modası olimpiyatları İstanbul’a vermeyen komitenin tu kaka olması.
Bakın daha geçen sene aynı insanlar Londra olimpiyatlarında başarılı olamayan yüzücülerimize neler yazmışlardı, haksız yere onları başarısızlıkla suçlamışlardı. Hayatları boyunca yüzmeyi takip ediyormuş, bu ülkenin yüzme olanaklarını çok iyi biliyorlarmış gibi. Bir de sonra bakın atletizm başta olmak üzere bu ülkenin son 1 yıl yaşadığı doping skandalları ile, mesela “maddi manevi Hidayet Türkoğlu” ile ilgili bir kelime etmişler mi? Her söylemleri, her yazıları siyasi iken çıkıp bir de olimpiyatları İstanbul’un almamasını “siyasi” olarak niteliyorlar. O zaman oluşan bu durum bu ülke için bir siyasi başarısızlık mıdır? Elbette değildir ama sığ düşünceleri kendi içlerinde de çelişiyor.

Olimpiyatı almamanın birçok nedeni olabilir. Siyasi, doping, güvenlik, coğrafi, dini, altyapı, maddi… Ne olursa olsun benim gördüğüm Hasan Arat ve ekibinin hiçbir adaylık sürecinde olmadığı kadar bu ülkeyi iyi temsil etmiş olmaları ve bu sürecin devam etmesinin gerekliliği. Bu süreç içerisinde bence önce bir Dünya Atletizm ve Yüzme Şampiyonası istesek, alsak, buralarda organizasyon antrenmanı yapsak fena olmaz mı?
Bu ülkenin spor alanında ki en büyük sorunu, bu ülkenin bir “spor kültürü” olmamasıdır. Önce bunun bilincine varalım. Tanıl Bora 05 Eylül 2013 günü Radikal gazetesinde ki köşesinde yazdığı “bize göre bir şey değil” yazısında aşağıdaki cümlelerle bu konuda hissettiklerimi çok iyi ifade etmişti.
“Kendisi spor yapmış birisi, sekizinci gelen yarışmacının gayretini, becerisini küçümsemeyecektir. Olimpiyatın ticariliğini, performatifliğini biliyoruz elbette... Olimpik ruhu kurtaran, insanın yeteneğini işlemesini bir estetik tecrübe olarak minnettarlıkla izleyen seyircinin sarf ettiği temaşa emeğidir biraz da. İşte, bizde o emek gücü kıt! Hele ‘bizimkiler’ de yarışmıyorsa, iki tek dümenciliyi, 200 metre kelebeği kim izleyecek? Bir cimnastikçi, göğsündeki bayrağa bakmadan, hak ettiği samimi hayranlık uğultusunu tadabilecek mi?” .

Aldous Huxley 1946 yılında bu günü mü anlatıyor?

Aldous Huxley'in 1946 yılında Cesur Yeni Dünya kitabının önsözünde yazanlar hala güncel ve bu günü anlatmıyor mu? 

"Elbette ki, yeni totaliter sistemlerin eskilerine benzemesini gerektirecek hiçbir neden yok. Hükümet polis copları, idam mangaları, yapay kıtlıklar, toplu tutuklamalar ve sürgünlerle insanlık dışı değil (bu günlerde buna kimse aldırmıyor), yetersiz de-bu kanıtlanabilir; ve ileri teknoloji çağında yetersiz olmak Kutsal Ruha'a karşı işleniş bir günah. Gerçekten "etkin" bir totaliter devlet, siyasi şeflerin tüm gücü elinde toplayan hükümeti ile yönetici ordularının, köleliklerinden hoşnut oldukları için üzerlerinde baskı kurmaya gerek olmayan köle bir nüfusu buyruğu altında tuttuğu devlettir. İnsanlara köleliği sevdirmek, günümüzün totaliter devletlerinde propaganda bakanlarına, gazetelerin yayın yönetmenlerine ve öğretmenlere verilen görev, budur."